Şemsi Ahmet Paşa Caddesinden hatırladıklarım - 3
Karşıda, Hastane bayırının hemen dibinde yol kenarındaki Bedri Beylerin evi iki katlı, yola sınır, bahçe içinde bir evdi. Bu evde değerli Bolulu ressamlarımızdan ve Bolu’da öğretmenlik yapmış olan Orhan Bahri ERSOY da oturmuştu. Oğlu Vildan, abimlerin oyun takımında idi. Yine bu evde; Foto Cevat ve Eşi öğretmen Seniha Hanımın, Seka’da çalışan yaşlı Ziya ve Zeynep çiftinin ve soyadı Neyaptı olan İbrahim bey ve kızları Ayşe, Fatma, Derya’nın oturduğunu hatırlıyorum. Foto Cevat’ın oğlu Fatih Kızıltan abimin yaşıtı idi, birlikte oynarlardı. Hemen yanında, aynı bahçede bulunan küçük tek katlı evde Vakıflar Yurdunda aşçılık yapan İbrahim Neyaptı’nın bacanağı Şeref Bey ve eşi müstahdemlik yapan Fatma Hanım oturuyordu. Çocukluğumda oyunlar oynadığım kızları Sevcihan ve Ayşegül’ü hatırlıyorum. Seyyar portatif pilli pikapları vardı. Bir çanta dolusuda plak. Açıp çalmamıza kızmazlardı. Bu sayede çocukluğumun ilk müzik zevkini tatmıştım. “Dere kenarından geçtim soğuk sularından içtim, Kahve rengi gözlerin, Geceler, Makber gibi vs.” şarkıları hem oynar hem de dinlerdik. Bu benim müzikle ve müzik aleti ile ilk tanışıklığım olmuştu.
Bu evleri takiben gittiğinizde az ötede, biraz yüksekçe, ağaçların arasında görünen, kerpiç ve taş duvar üstüne ahşaptan yapılan kâgir ‘yüksekçe tekke’ dediğimiz ev vardı. Etrafı uzun zamandır bakım olmadığından ot ve meyve filizleri ile kapanmıştı. Üst kata giriş kapısının kuzeyinde üstü çardaklı su kuyusu vardı. Burada, iki tarafına aksayarak yürüyen, çok fazla konuşmayan, yanına kolayca kimseyi yanaştırmayan Naime teyze vardı. Çocuklar ondan korkarlardı, ben hariç. Beni severdi, onunla birlikte evine tek ben giderdim. Birde sayısını bilmediğim ama oraya gittiğimde yerde gezen, gökkuşağı gibi rengarenk kedileri girerdi o eve. Kendisi yalnız yaşardı. Konu komşudan bazıları yardım ederdi zaman zaman. Daha sonra burasının Uğurlu Naip ya da Ürnüp adıyla bilinen Bolu’nun geçmişinde önemlice yer tutmuş Tekke olduğunu öğrendiğimde çoktan yakılmış yıkılmıştı. O zamanlarda gezdiğim üst kattan hatıramda kalan, yerdeki postlar, büyük mineli sarkaçlı muhteşem duvar saatleri ve yüksek raflardaki kitapları, tespihleri, iki tarafı camlı olan salonun hâlâ tozlara rağmen düzenli sedirlerini hatırlıyorum. Bugün için antika sayılacak birçok malzeme vardı. Öylece sessiz, kondukları yerde, üstlerini örten toz yığınlarını zamana karşı üstlenerek bakıyorlardı mahzun mahzun. Ancak, bu eve girildiğinde insanı ürperten bir duyguda kaplamıyor değildi. Evin sizi saran havasından dolayı, yaşınız ne olursa olsun haşarılık etmek, koşmak, eğlenmek asla aklınıza bile gelmeyen şeylerdi. İster istemez tedirgin olur, ağır ve vakurlu bir hal alırdı insan. Bu mahalleye ilk geldiğimizde, 1963-64’lerde, burada bir iftara katıldığımızı hatırlıyorum. Beyaz sakallı bir dedenin misafirlerini buyur ettiğini ve sofralardan yemek yendiğini çok silik bir film gibi anımsıyorum. Kimdi, neydi bilmem. Naime teyze bize hep gelecek ‘Efendi Baba’dan bahsederdi, o hafızamda. Burası ile unutamadığım bir gerçek, Naime hanımın yalnız yaşarken öldüğü ve birkaç gün sonra bulunduğudur. Bu süre zarfında yalnızlığını ve dostluğunu paylaştığı kedilerinin açlıktan burun ve kulaklarını yediğini mahalleliler söylemişti. Naime hanımdan sonra tamamen yalnız kalan bu bina giderek daha da metruk hale gelmişti. Hastane arazisine katılan bu alanda yıkmak mümkün olmayınca da oldu bittiye getirip yakmak çözüm olarak görülmüştü. Yanılmıyorsam Dr. Musa Beyin Başhekimliği döneminde öyle de yapıldı. Burası hakkında bir şeyler öğrenince Bolu için önemli bir tarihin daha yok edildiğini görenlerden oldum.
Bu yapının yanında yeni yapılan Atatürk Bulvarı ile yan yana uzanan dört hanenin yaşadığı uzunca bir bina vardı. Bu bina beyaza yakın açık renkli bir badana ile boyanmıştı. İlk önceleri Turgut Hitit üstte, Hacı Anneleri alt katta oturuyordu. Turgut Hitit, şık giyimli, güler yüzlü bir insandı. Fular takmayı ihmal etmezdi. Arabasına binerken hep öyle hatırlıyorum. Daha sonra burada Beden eğitimi öğretmeni olan Saip Garipoğlu ve eşi oturmuştu. Oğlu Nihat benden biraz küçüktü ama beraber oynardık. Bir gün kendisine alınan üç tekerlekli bisiklete binerken kaynak yerlerinden bırakınca, bir anda arabanın ezdiği kurbağa gibi bisiklet yola serili vermişti. Bisikleti dağılan Nihat’ın ağlaması bir tarafa ailesi ne diyecek diye korkarak, parçaları götürmüştük bahçeye. Aradan geçen birkaç gün içinde Nihat’a büyük tekerlekleri olan, parlak nikelajlı borudan yapılmış, gayet yüksekçe ve sağlam yapılı, iki kişi bindiğinde bile rahatça çeken üç tekerli bisiklet gelmişti. Eskisinden daha rahat oynadığımız bu bisiklete ne kadar binmiş, neler paylaşmıştık yaşamımızdan. Yine, Nihat’ın babası ve annesi de öğretmen olduğundan kendisinde çok güzel kitaplar vardı. Hâlâ gözlerimin önünde canlılığını koruyan, pırıl pırıl baskısıyla bizi binbir diyara götüren Ayşegül Hikaye kitapları serisinin hemen tamamına, okula gitmesem de hayran hayran defalarca bakardım. Yine üç boyutlu hale getirilmiş, sayfayı açtığında hikayelerin, masalların ayaklanıp canlandığı kitapları itina ile açar masalları hikayeleri adeta canlı yaşardık. İlk defa gördüğüm pilli, ışıklı, yürüyen değişik oyuncakları da sayarsam gerçekten en güzel, en eğitici, öğretici zamanlarımı burada geçirmişim. Henüz okula başlamadan evvel, bana burada rahatlıkla oynama imkânı vererek, kazandırdıkları kitap zevkinden dolayı Nihat’ı ve ailesini her zaman hayırla anıyorum.
Alt katta evin sahibi Turgut Hitit’lerin Hacı anne dedikleri Hacı Nine vardı. Titiz bir insandı. Onu, o günkü zamanda pek çok kez Hac’ca gitmesi ve çoğu zaman oruçlu olması ile hatırlıyorum. Gürültüyü sevmez, zaman zaman şeker ikramı olurdu. Elinden tespihi noksan olmazdı. Gülen bir yüzü vardı ama çok konuşmazdı. Bayramlarda eğer varsa ziyaretine gider, şeker ve paramızı alırdık.
Evin orta kısmında, uzunca zaman, Erkek Sanat Okulu öğretmenlerinden Halil Şencan ve ailesi oturmuştu. Onlar taşındıktan sonra ilkokul müfettişi Necati Beyler geldi. Oğlu Turgay abimin oyun arkadaşlarındandı. Binanın güneye bakan tarafında, önceleri Mebrure ve İlhan Bağışgil oturuyordu. Onların İstanbul’a taşınmasından sonra, Erkek Sanat Okulu öğretmenlerinden Satılmış Cömert, eşi İngilizce öğretmeni Şükran Cömert ve evlerinde onlarla birlikte kalan ve bu evin tüm işlerini yapan, akrabaları diye anımsadığım ama ismini hatırlayamadığım, bir ayağı biraz aksak bir teyze gelip oturmuştu. Bu hanımı, onu her zaman takip eden ayrılmaz parçası küçük ve sevimli Minnoş adındaki köpeği ile hatırlıyorum. Nereye giderse gitsin Minnoş onu koklaya koklaya gittiği yoldan arar mutlaka bulurdu. Bu hanımın, aynı zamanda yalnız kalan yukarıda anlattığım Naime hanıma da yardımı çok olurdu. Daha sonra bu evin tamamı ile Bedri Beylerin evleri de hem yol genişletmesi ve hem de hastanece istimlak edilen alanda kaldığı için yıkıldı. Onlardan geriye kalan sadece erik ağaçları oldu. Hâlâ dibine kimse gitmese, gidemese de çiçeklerini açıyor, her sene meyvesini veriyor. İnsanların meyvelerini yiyip yememesine aldırış etmeden varlıklarını sürdürüyorlar. Bu evin karşısında bugün Koçak ve Gözde Apartmanlarının bulunduğu alanda Baysalların Kereste Atölyesi vardı. Uzunca bir zaman çalıştırılmadan boş olarak bekletildi. Daha sonra bir parçası yol genişlemesine giden bu araziye apartmanlar yapıldı.(…)
Devamını haftaya sizlerle paylaşacağım. Sağlık ve huzurla dolu günler geçirmenizi diliyorum. Saygılarımla..







Yorumlar
merhaba sız kım sınzı ben nurettın akpınar satılmııs comertın yeğenı sız tanıyabılırmıyım
Ziyaretçi nurettin