MAĞDURUM BEN MAĞDURUM…

Selma Ünal

Yenihayat Gazetesinde yazmaya başladığımdan beridir, hep ulusal haberler doğrultusunda yorumlarımı yazıyorum. Bolu ile ilgili konularda köşe yazıları bir hayli fazla olduğundan, yerel haberlerle ilgili pek fazla yorumda bulunmak istemedim.

1 haftadır, gazeteleri, televizyonu takip ediyorum, tüm haberleri seyrediyorum, beğendiğim ve sürekli takip ettiğim köşe yazarlarının yorumlarını okuyorum, ancak, bu kez kendime yazacak pek bir şey bulamadım açıkçası. Gerçi geçen hafta beni en çok etkileyen Talas canavarının vahşeti olmuştu ama, bu konuda da yazmak istemedim, çünkü yeterince midemi bulandıran bu adam hakkında bir şeyler yazarken kendimi kaybedebilirdim.

Hangi konuya değineyim derken, bugün araba park ederken yaşadığım sıkıntı geldi aklıma. Hemen hemen her gün, sabahları, adliyeye ya da büroma, henüz kahvaltı yapmayışımın verdiği asabiyetle saya saya söylene söylene giriyorsam bilin ki arabamı park edecek yer bulamadığımdandır.

Adliyenin parkına arabamı çekeyim diyorum, ne mümkün, arabadan geçilmiyor. Kapısına gidip birkaç saniye bakıyor, bir tur atıyorum, Kızılay parkına çekeyim diyorum, neredeyse, Kızılay parkının girişine kadar araba dolu. Yeniden bir tur atıyorum. Adliyeye yakın tüm yol kenarlarını şöyle bir kolaçan ediyorum. Boş yer ara ki bulasın. Dolaşa dolaşa, neredeyse duruşma kaçıracak konuma geliyorum. Telefonum çalıyor, bir taraftan gözüm park yeri arıyor, bir taraftan konuşmaya çalışıyorum, Barodan arıyorlar, neredesin, duruşmadan çağırıyorlar diyorlar. İşte o zaman bu park sorununa okkalı bir küfür yolluyorum. Aaa lütfen beni ayıplamayın, hepinizin özellikle arabası olan büyük çoğunluğun benim gibi küfrettiğini biliyorum, hiç boşuna saklamayın.

Evimden aracımla, en fazla 5 dakikada adliyeye geliyorum, ama yarım saatte adliyeye giremiyorum. Ortalarda dolanıp duruyorum. Tur atıp durmaktan başım dönüyor bazen. Kapatılan meşhur yol nedeni ile attığım turların mesafesi de uzadı.

Hadi adliyenin önü, yeni uygulama nedeni ile sıkıntıya girdi, büromun bulunduğu cumhuriyet caddesine ne demeli, büromun önüne park edemiyor, kaç sokak aşağıya gitmek zorunda kalıyorum. Büroya yürümek zorunda kalıyorum, o halde neden arabam var.

Diyelim ki büromun önünde boş yer buldum, altın bulmuş gibi mutlu olurken, sevincim kursağımda kalıyor, daha doğrusu kursağımda bırakıyorlar. Esnaf, kapısının önüne kimse araba çekmesin diye, bisikletini, sigara izmaritleri olan ayaklı kül tablalarını, içi taş dolu tenekeleri, motorlarını koyuyorlar, hiçbir şey bulamazlarsa, kapının önüne işçilerini dikiyorlar. Gel de sinirlenme. Bazen oluyor, iniyorum arabadan, çekmeye çalışıyorum, koydukları nesneleri, arabamı park etmeye çalışırken içeriden biri koşuyor, hoop çekemezsin buraya, arabamız gelecek diyor. Tabi ben, yeterince gerilmiş bir durumda, alıyorum sazı elime. İşyerimin önüne de izin alarak arabamı çekecek değilim herhalde. Bir gün tartışma sırasında, işe yeni başlamış gibi görünen iki genç zabıtayı gördüm ve çağırdım. Bunların yaptıkları doğru mu diye sordum. Hayır dediler, ama kapısına teneke koyan adama da bir şey diyemediler.

Gelelim asıl mevzuya. Neden park sorunu var ? Çünkü araba sayısı çok. Bolu’da neredeyse, her eve en az iki araba düşüyor. Zaten mutlaka her evde bir araba mevcut. İşlek olmayan en ücra sokakta bile araba park edemiyorum. Kaç defa denedim. Pek fazla evin olmadığı ve pek fazla kullanılmayan bir sokağa giriyorum, içimden, şimdi karşıdan araba gelmezse ben de Selma değilim diyorum. Ve yanılmıyorum.

Konuyu bir yere bağlayacağım, bu nedenle, ne alaka demeyin, şimdi yaşamdan başka bir örnek daha vereceğim.

İsim vermeyeceğim, reklama girmesin, herkesin bildiği, hatta alışveriş yaptığı, halkın ekonemik bulduğu bir marketler zinciri var, bu marketler, bilirsiniz, her Cuma günü, indirimli ürünler getirir. Kapısında, daha market açılmadan kuyruklar oluşur. Bu marketten pek fazla alışveriş yapmazdım, o yüzden ne yaşandığını bilmiyordum. Geçen yaz, kızımın çok istediği ve piyasada bulamadığım bir oyuncağın geleceğini, bir apartman girişindeki marketin broşüründen okuyunca, Cuma günü gideyim bari dedim. O Cuma sabahı, marketin önüne gittiğimde uzun bir kuyruk görünce şoka girdim. Geç kaldığım için kuyruğun en sonuna kaldım tabiî ki. Market açılır açılmaz, insanların birbirini iterek içeri girmeye çalışmalarını biraz hayretle, biraz da gülerek izledim. O gün çocuk bisikleti satışı da vardı. Ne kadar indirimli de olsa, bisikletin fiyatı bana göre yüksekti. Aman Allahım o da ne, sanki bedava dağıtılıyor, giren bir bisiklet kapıyor, sanki toz şekeri alıyorlar. Ağzım açık kaldı. Ben reyona gidene kadar alacağım oyuncak çoktan bitmişti. 2 dakika içinde alacağım şeyi kaybettim. Bitti. Gene ağzım durmadı tabi. Başladım yaygaraya. Bu ne kardeşim. Maddi sıkıntı içerisindeyim, param yok diye ağlayanlara inanmıyorum artık. Bolu çok zengin, Bolu’da fakir yok demekten kendimi alamadım.

İlimiz Türkiyenin 2. zengin şehri ilan edildiğinde, karşı çıkanlarla bir olmuştum, şimdi inanıyorum. Kimse kusura bakmasın. Herkesin altında birden fazla araba var, cebinde de vırta zırta harcayacak para çok. E Tokilerde yapıldı, artık çoğunluk ev sahibi de oldu. Kapıcıya Tokiden ev çıkıyor, evini kiraya veriyor.

Şimdi hükümete atıp tutanlar. Mağdur edebiyatı yapmayın. Bu rahatlığınıza bu hükümet sayesinde sahip oldunuz. Kabul edin. Yok halen karşı çıkıyorsanız, siz bu şehirde yaşamıyorsunuz herhalde derim. O kadar…..