ALDATMACA – HAKARET – İHANET

Selma Ünal

Yılın davasının tutuklu sanıklarından Mehmet Haberal, 17.04.2009 tarihinden beridir, İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsünde yatmakta idi, tedavisini yapan doktorlar, düzenledikleri raporda "potansiyel ani ölüm riskiyle hareket ettirilmesinin tıbben mümkün olmadığını" değerlendirmişlerdi. Devam eden sağlık raporlarının gizlenmesi ve 2 yıldır süren bir tedavi sürecinin normal kabul edilmemesi sebepleri ile Haberal’ın, Adli Tıp Kurumu tarafından muayene edilmesi istenince, doktorları, bunu kabul etmemişler, bu kez, mahkemece Adli Tıp Kurumu Uzmanlarının, Haberal’ın tedavi gördüğü hastaneye gönderilmesine karar verilmişti.

Başlatılan soruşturma kapsamında gerçekleştirilen operasyonda polis, 12 saat arama yapmış, tüm kayıtları incelemişti. Bu arama esnasında, Haberal'ın odasında internete bağlanabilen bilgisayar ve cep telefonları bulunmuştu. Sonuç olarak, bilgisayardan dizi seyrettiği belirtilen Haberal'ın, yatarak tedavi olmasını gerektirecek bir durumun olmadığı Adli Tıp Kurumu uzmanları tarafından dile getirildi.

Şimdi merak ediyorum, hareket ettiğinde büyük risk taşıyan bir insanın, 2 yıldır tedavisinin bitmemesi ve hastane odasındaki bu rahatlığının sebebi nedir? Bilindiği üzere, asıl ölüm riski taşıyan kanser hastaları bile bazı tedavileri yapıldıktan sonra, taburcu edilip evlerine gönderilirken, Haberal’ın büyük hastalığı ne merak ettim.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Günlerdir medyayı meşgul eden haberlerden bir diğeri de Müjdat Gezen’in, Aziz Nesin’e gönderme yaparak, Ak Partiye oy verenleri aptal olarak nitelendirmesi idi. Sanatçılığına ve sanata verdiği öneme hayranlık beslediğim Müjdat Gezen, beni şaşkınlığa uğratmıştır.

Tabii sadece Müjdat Gezen’e yüklenmemek lazım. Çünkü, bunu bir çok kişi, başka cümlelerle başka ortamlarda zaten dile getiriyor. Bizzat şahit olduğum bu cümlelerden biri de, bulunduğum bir ortamda dile getirilmişti. Ak Parti karşıtlarından birileri, seçimlerde hezimete uğrandığında, neden kazanamadığını düşünmeden, “ ne olacak, varoşların oyu ile kazandı, varoşlar olmasa kazanamazdı yorumları ile beni derinden etkilemişti.

Ben üniversite mezunuyum, avukatım, Ak Partiye oy verdim ve bu partide, kurucu üyelik görevinde de bulundum. Bu demektir ki o halde ben de varoşum. Bundan da gurur duyuyorum.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Canımı sıkan başka bir konu şu Kıbrıs meselesi, malum herkesin izlediği Kıbrıstaki rezil protesto. Sinirlenmemek elde değil. Yıllardır uygulandığı üzere, Türkiye’den ve doğal olarak ceplerimizden Kıbrıs Türk Halkına gönderilen paraları yiyerek, yediği kaba tüküren, hayretle izlediğimiz mitingleri yapan, açtıkları pankartlarda sarf ettikleri sözlerle, ülkemizi üzen bu davranışların sahipleri, siz mi yavru vatansınız. Siz artık yavruluktan çıkmış, birer kuklasınız. Bugün ne yazıktır ki, “Türk halkının paralarıyla beslenen” ve “müreffeh bir hayat” süren Kıbrıs halkı, kendilerini besleyen Türkiye’yi “düşman” olarak, Ada’daki Türk askerini de “işgalci” olarak görmektedir. Bu nasıl bir ihanettir!
Geçenlerde bir gazetenin köşe yazarı, köşesinde, 1983 yılı Haziran ayında Rauf Denktaş’ın daveti üzerine, Kıbrıs’a gittiklerinde bindikleri taksinin şöförünün “Ne işiniz var burada?.. Sizi biz mi çağırdık, niye geldiniz buraya?.. Biz, Rumlarla ne güzel anlaşıyor, birlikte yaşıyorduk!.. Geldiniz, aramızı bozdunuz!..” dediğini ve yaşadıkları hayreti dile getirmiş ve KKTC nin bugün “Türkiye aleyhtarı” gösteri yapacak hâle gelmesinin kökünün, taa eskilere dayandığını,Haziran 1983’e dayandığını, “O şoföre” dayandığını anlatmış. Güzel bir yorum.

Başbakanımızın sinirlenmesi doğaldır da, muhalefet partilerinin ve kendini aydın olarak nitelendirenlerin bu konudaki sessizliği anormaldir. Bu duruma sessiz kalınmamalı ve gereken ne ise yapılmalıdır.

Güzel günler dileği ile