Acı ölümler – acı gerçekler

Selma Ünal

     İzmir’de üniversitede okurken, okuldan bazı arkadaşların düzenlediği bir geceye rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu katılmıştı. Sınıf ve yurt arkadaşım Özlem ile birlikte, geceye katılmış ve bir ara, kalabalığı yararak, rahmetli Muhsin beyin yanına kadar ulaşmıştık. Tek isteğimiz, bir merhaba diyebilmek ve zor da olsa, elimizdeki davetiyelerimizin arkasına el yazısı ile kısa bir not düşmesi idi. Bizim için unutulmayacak bir hatıra olarak kalacaktı. Ancak, hevesimizi, iri kıyım bir koruma kırdı ve bizi o koca eli ile durdurdu. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, korumasına, bir dakika, müsaade et dedi ve bizi yanına çağırdı. O heyecanla, arkadaşımın ve benim dilimizden sadece, hoş geldiniz, sizi çok seviyoruz kelimeleri dökülüvermişti. O anı hiç unutmam. Teşekkür etti ve bizi kırmayarak, kendisine uzattığımız davetiyelerimizin arkasına, bir not düştü. “Selma kızımıza iyi dileklerimle. Muhsin Yazıcıoğlu." Halen o davetiyeyi saklarım.

     İnsan olarak çok sevdiğim ve saygı duyduğum Muhsin bey’in o acı kazada öldüğü haberini alana kadar, dualarımı hiç eksik etmedim ve öldüğü haberi doğrulanınca da hayatımda hiç kimsenin arkasından ağlamadığım kadar ağladım. Hem de bağıra bağıra. Gözyaşlarım hiç dinmemişti. Günlerce ağladım. Bu satırları yazarken bile içim eziliyor, boğazıma bir yumruk gelip oturuyor. Hep düşündüm. Onu gerçekten yakından tanıma fırsatı bulamayan ben, bu kadar üzülürken, evlatları, değerli eşi, nasıl dayanmıştı acaba. Rabbim, ona rahmet etsin, cenneti ile mükafatlandırsın.

     Hayatımızda, bir çok ölüm haberleri ile karşılaşıyoruz, ancak nedendir bilinmez, bazı ölümler, çok acı oluyor, unutulmuyor. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü de bunlardan biriydi benim için.

     Bir başka acı ölüm de bana göre, rahmetli Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın ölümüdür.

     Açıkça söylemem gerekir ise, medyada yıllardır, bahsedilen bu üç devlet adamının ölümü ve çarpıcı iddialar, bir başından, bir sonundan, bir ortasından anlatıldığı için, kafamı karıştırıyor, olaylar arasında bağlantı kuramıyordum.

     Eskiden beridir alışkanlığımdır, merak ettiğim konularla ilgili pek kimseyi dinlemem, birkaç yazarın aynı konulu kitaplarını alır, kendim öğrenmeye çalışırım.

     Bu konuda, çok geç kaldığımı düşünüyorum. Çünkü, henüz geçen sene, bu üç devlet adamının siyasi hayatlarının başından, ölüm anlarına kadar yaşadıklarını anlatan “Adnan Menderes’in Günlüğü” adlı bir kitabı, bir kitapçıda görüp alıp okuma fırsatı bulabilmiştim. Benim için okumakta geç kalınmış bir kitaptı. Oldukça kalın olan bu kitabı, çok kısa bir sürede okudum, adeta elimden bırakamadım.

     Masum olarak, idama yollanan bu insanların ölümü de acı bir ölüm olarak bendeki yerini aldı. 27 Mayıs günü olnarın acılarını hatırlama günü idi. Milletçe, andık, arkalarından dualarımızı yolladık.

Sırlı, sessiz, acı ölümlerdi onlarınki.

     Bu köşeden sürekli aynı şeyleri söylüyorum belki ama yine söyleyeceğim. Gençler, lütfen okuyun, dinleyin, araştırın. Yakın tarih-uzak tarih, mutlaka bilinmeli, öğrenilmeli. Ders alabilmek, aynı hatalara düşmemek, birilerinin kışkırtmalarına gelmemeyi öğrenmek, kişiliğinizi, başkalarının değil, kendinizin oluşturabilmesi için mutlaka, gerçek tarihin bilinmesi gereklidir.

     Boşuna tarih tekerrürden ibarettir dememişler. Geçmişte yaşanan her senaryo, aynıyla yaşanmıyor mu? Kapalı kapılar arkasında aynı tuzaklar kurulmuyor mu?

    Türkiye’nin nüfusunun büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Genç demek, en deli çağ demek, bunun için deli kanlı dememişler midir? En coşkulu yaşanan dönemdir gençlik. Çok çabuk gaza gelinebilen dönem. En zayıf damarından yakalarlar seni. Çok kaptırırsan, kendini olmadık yerlerde bulursun. Bunun içindir ki, tarihini, ülkenin ve senin üzerinde oynanan oyunları tam manası ile bilmelisin ki, tahriklere gelmeyesin.

     Ama, alkolün su yerine içildiği ülkelerde bile alkol kullanım yaşı yukarılara çekilirken, burada, 18 yaşa indirgersen, ne tarih kalır, ne fizik.

Değil mi?