“Güven” mi o da ne?

Kelimeyi terimsel açılıma sokmaya gerek yok zannımca. Neticede herkesin kendi algısınca oluşmuş bir tanımlama mevcut ve göreceliliği tartışılmaz bir kavram.

Son dönemlerde dikkatinizi çekti mi bilmem ama tabiri caizse 7’den 70’e herkesin dilinde aynı isyan dolaşır oldu. “ Şu devirde güvenecek birilerini bulursan sıkıca sarıl kaçırma”.
Özellikle hayatımızın tamamı haline gelmiş sosyal paylaşım sitelerindeki yazılanlara, paylaşılanlara bakarsak her biri “merhumun son sözleri” niteliğinde. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan, yaşam heyecanı yerlere paspas olmuş gençlik demiycem yaş sınırı olmaksızın herkes aynı melankolik ruh halinde. Herkes aynı dertten müzdarip sadece anlatım farklı. İş, güç, okul hak getire.. Yaşamın ciddi yanları kimsenin umurunda değil sanki. Ama konu her ne olursa olsun dert “güven” mevzusu.

Gel gelelim konuya nasıl baktığımıza. Mantığın devre dışı kaldığı alanda ne kadar mantıklı bakabiliriz bilemesem de denemeye değer. Baştan kendimiz göreceli dediğimiz kavram üzerine genelleme yapmış olacağım gibi bir izlenim oluşmasın diye hemen belirtiyorum ki bu sadece benim nacizane fikrim. Katılan olur katılmayan olur o herkesin kendi bileceği iştir.

Güvenmeye nereden başlıyoruz ve her seferinde hüsrana uğradığımız ihanetleri, nankörlükleri yaşarken isyan etmemiz gereken karşımızdakiler mi acaba? İşin garip tarafı nankörlük yapan şahısları da bir dinleseniz onlar daha büyük sitemlerle çıkıyor karşınıza. Ortada şöyle bir beklenti hatası var zannedersem. Biz hep karşımızdan güven, sevgi, saygı beklerken kendimizi sorgulayıp “ ben bunları barındırıyor muyum ki, karşıdan bekliyorum?” demeyi unutuyoruz. Evrenin bile ne verirsen onu alırsın gibi bir kanunu varken evrenin parçası olan insanlarda bu kuralın geçerli olmaması mümkün mü?
Pardon ama şu ayrıntıyı atlamışım, hepimiz kendi çapımızda altı bomboş bir özgüven patlaması yaşıyorduk değil mi?
Kendimize baktığımız ayna nasıl bir özellik taşıyorsa her şeyi mükemmel gösteriyor.
Güvenilir olmadan karşılıksız güven beklemek gibi bir tavra bürünmek bedavacılık değil de nedir acaba.. Yaşamın merkezine kendimizi koyalım, her şey ve herkes sanki bizi mutlu etmek adına yaratılmış gibi davranalım, kendimizden başka hiçbir varlığı önemsememek gibi bir bencilliğin kölesi olalım sonra da insanlar işimize gelmeyen en ufak bir şey yaptığında vay efendim nerde benim emeklerim, niye böyle yaptı ki diye soralım. Ama asla cevabı kendimizde aramayalım.
Kendimizi kandırmaktan vazgeçtiğimiz ve başkalarının da mutlu olmayı hak ettiğini düşünebildiğimiz noktada eminim bu “güven” isyanları bir nebze olsun azalacaktır.
Dünyayı yaşanılır kılmanın sırrı avuçlarımızın arasında. Bunu kendimize saklamak yerine paylaşmayı denemek gerekiyor sadece. Paylaşmayı unutmuş bir millet olarak biraz zorlanırız muhtemelen ama imkansız gibi de görünmüyor sanki..
Nacizane fikrim böyle söyler, ben de kendi adıma uygulamayı başlatırım. Sonuçları da başka bir yazıda paylaşırım. Ne de olsa işin özü paylaşmaktı değil mi?