TUNCELİ

Özer Özcan

     Koçgiri İsyanı ve Dersim İsyanı, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında peş peşe yaşanmış birbirini etkilemiş ve ilki sonrakini tetiklemiş iki isyandır.

     İlk irdelememiz gereken Koçgiri ve Dersim olayları bir isyan mıdır, yoksa bağımsızlık hareketi midir? Olayın bütün sosyolojik göstergelerinden anlaşılacağı gibi bu ayaklanmalar bir isyandır. Ayaklanmalara güç veren irili ufaklı odakların ne ırk birliği, ne inanç birliği ne de dil birliği mevcuttur. En önemlisi bunlar arasında amaç birliği de yoktur. Olaylara katılan Ermenilerin, Kürtlerin ve Türklerin esasta birbirleri ile çelişen amaçları vardır. Bu durumda isyancıların ortak gayreti, devlet otoritesini zayıflatmak amacıyla isyana dâhil olmaktır. Bunda o kadar ileri gitmişlerdir ki, Kurtuluş Savaşı sırasında dahi insafa gelmeyip, isyana devam edebilmişlerdir. İsyancılar tam anlamıyla derebeyleridir. Ne bağımsızlık savaşı verenlerdir, ne de özgürlük savaşçılarıdır. Bunun yanında, küllerinden yeniden doğan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşmasını ve gelişmesini istemeyen ”tek dişi kalmış canavar”lar da isyanların arkasındadır.

     İkinci irdelememiz gereken şey, bu isyanlar karşısında ne yapılmalıydı? Doğal olan; isyanlar bastırılmalı ve suçlular cezalandırılmalıydı. Tarafsız tarihçiler tarafından halen gereği gibi incelenemeyen bir konudur bu isyanlar. Herkes kendi tarafına göre abartmalı anlatırken, siyasilerde isyanları en kıvrak oyunlarla oy malzemesi yapmaktadır. Her ürlü mürayi tavrı takınmaktadırlar. Sivas’ta, Maraş’ta yapılan vahşetleri görmezden gelenler, faillerini yandaş hissedenler, Seyit Rıza için neredeyse gözyaşı dökebilecek kadar ikiyüzlü davranabilmektedirler… Buna karşın, devletimizin kurucuları olan, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Celal Bayar ve Fevzi Çakmak’ı neredeyse katliamla suçlamaya kalkmaktadırlar. O zaman ki adı CHF ( Cumhuriyet Halk Fırkası) olan, bu günkü “CHP”nin “Tek Parti” döneminde ki eylemlerini mazlumların katledilmesi olarak değerlendirmektedirler. Bu çifte standarttır. İkiyüzlülüktür. Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını canlarının istediği gibi tarife kalkanlar, onların yarattığı büyük eserler karşısında övgüler yağdırırken ve kendilerinin büyüğü sayarken, halen tarihin aydınlatamadığı ve içinde büyük ızdırapların taşındığı anlaşılan olaylarda siyasal söylemlere pelesenk edip, çıldırtıcı bir surat ifadesi ile lanetler yağdırmaları ahlaki değildir. Kabul edilemez. Devlet bizim ortak devletimizdir. Kurucuları bizim ortak büyüklerimizdir. Evet, hainle bizim içimizden çıkmıştır. Mazlumlar da bizim insanlarımızdır. Bu işlerden siyasal çıkar sağlamaya çalışanlar, ata mirasını paylaşırken, has tarlaları kendilerine, taşlı tarlaları karşılarındakilere bırakamazlar. Bu çifte standardı daha pek çok örneği ile anarak, ayrışmaya yol açabilecek söylemlere girmek istemiyorum. Fakat Tunceli’ye Dersim, Güroymak’a Norşin diyenlere, Dersim isyanı sonucunda yapılan infazlar sırasında Atatürk’ün Cumhurbaşkanı, Celal Bayar’ın Başbakan, Mareşal Fevzi çakmak’ın da Genel Kurmay Başkanı olduğunu hatırlatmaktan da kendimi alamıyorum. İsmet İnönü’de dâhil olmak üzere bu insanlara iyi bakın, uzaktan bakmayın, ufak görmeyin. Yakından bakın, eğer uzakta iseniz dürbünle bakın. O zaman ne kadar temiz, ne kadar büyük olduklarını görürsünüz. Katliam emri veren, uygulayan insanlar olmadıklarını anlarsınız. Onların tarihlerinde katliam yoktur. Kin ve intikam yoktur. Akıl vardır, iman vardır, başarı vardır. Estek, köstek sözlerle, iftiralarla ve ithamlarla küçültülemezler. Kendisi de, kurdukları Cumhuriyet’te kaya gibidir. Çarpanları parçalar, ufaltır, tuz ile buz eder. Kemal Kılıçdaroğlu’nun mensubiyetlerinden hareketle, bu kavram etrafında dönerek, tam tam dansı yapmak ülkemize zarar veren bir ilkelliktir. Dersim isyanları ve bastırılma şekli anlatılırken, hükümetin tek parti hükümeti olduğu unutulmamalıdır. Bu ne demektir? Tek partili dönemin CHF’si demek, içinde bugünün CHP’si ile beraber “AKP”  de dahil bütün partilerinin bulunması demektir. Gerçektende öyledir. Celal Bayar bu tek parti iktidarının Başbakanı’dır. Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisinin onun devamı olduğunu afişlerde resimlediği Adnan Menderes bu partinin milletvekilidir. Bu gerçeğin aksine bütün söylemler siyasal çıkar amaçlı aldatmacalardır.

Dersim isyanları için bugün ne söylenebilir?

     Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Sivas, Tunceli ve Elazığ sınırları içinde ağırlıklı olarak görülen bu ayaklanmalar bir derebeyliktir. Özgürlük hareketleri değil, oligarşik isyanlardır. Bölgelerine egemen olmak isteyen derebeyler ile yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını ve gelişmesini istemeyen çevrelerin beraberce hazırladıkları ve uyguladıkları isyanlardır. İsyanlar ve bastırılmalarının karakteri gereği pek çok yanlışlarda olmuştur. Bugün insan vicdanını yaralayan olaylar karşısında üzüntü duymak gerekir. İspatlanması halinde mazlumlardan ve ailelerinden özürde dilenebilir. Kendilerini muhatap sayanlar özür dilemişlerdir. Bu özrün gerekmesi halinde, Cumhurbaşkanımız tarafından dilenmesi daha doğru olurdu. İnşallah, Sivas Katliamı ve Maraş olayları için, ayrıca 12 Eylül mağdurları içinde özür dilenir.

     Yeni kurulmuş devletimizi zayıf düşürmek, Cumhuriyetimizin egemenliğini yok etmek için isyan edenlerden özür dileyenler, kendi hükümetlerini yıkmak korkusu ve kuşkusu ile birçok tutukluyu yıllardır mahkeme dahi etmeden mahkum tutmaya devam etmemelidirler.

     Sonuç olarak, Türkçe “Tunceli” ismi, Farsça “Dersim” (Gümüşkapı) den daha güzel, Güroymak ismi Ermenice “Norşin” den daha anlamlıdır. Türkiye Cumhuriyeti Tunceli bölgesi halkının yaralarını sarmıştır. İsyan halinde ki PKK sempatizanları ve fanatik bir avuç ayrımcılar dışında Tuncelililerin Türkiye Cumhuriyeti ile alıp veremediği yoktur. Son seçimlerde de gönül rahatlığı ile siyasal tercihlerini tek parti döneminde ki olaylardan dolayı suçlanan partiden yana yapmıştır. Halkında bu işin kaşınmasından yana bir talebi bulunmamaktadır. Konu tarihe mal olmuştur. Karşılıklı yanlışlar bir daha yapılmamalıdır.

     Ciddi devlet adamı ve akil adam gibi tanımlarla kendi kendilerine pohpohlayanlar son günlerde altından kalkamayacakları öneriler getirmektedirler. Mürayilik muvaffak olamayacaktır. İkiyüzlülük başaramayacaktır. Doğru olan gerçekleşecektir. “Sabiha Gökçen Havaalanı”nın ismini kaldırmayız, kaldırmayı önerenlere Allah akıl fikir, Tunceli’ye Dersim, Güroymak’a Norşin diyenlere de izan versin.

     Eğer muvaffak olurlarsa işleri çok zor. Havaalanının ismini Seyit Rıza Havaalanı mı koyarlar, yoksa Şeyh Sait Havaalanı mı koyarlar? Bilinmez. Belki de ev hapsine çıkarıp, özür dileyerek “Abdullah Öcalan Havaalanı” koyarlar. Belki bu isim sorunu da inanca ve ırka dayalı siyasi polemik konusu yapılır, ilkesizlik içerisinde duruma göre vaziyet alınırsa, rüzgar nereden eserse, rüzgargülü yönünü bulur.