AYILAR

Özer Özcan

Eylül ayının son Pazar günü Gölcük’te Bolu Belediyesi tarafından düzenlenen Ankara’daki Bolulu bürokratlar ile Bolu’daki bürokratları buluşturan bir etkinliğe katıldım. Bolumuza katkı vereceğini düşündüğüm bu buluşma dolayısıyla olağanüstü güzel bir gün geçirdim. Bolu Belediyesi’nin çalışanlarının hazırlamış olduğu folklor programı türünün en güzel örneklerindendi. Gölcük ise her türlü bakımsızlığa ve işletme kusuruna rağmen ziyaretçilerine tabi güzellikler sunmaya devam etmektedir. Su ile çimen, çimen ile çam, çam ile gökyüzü insanı temizliyor, dinlendiriyor ve bulutlar gibi uçuruyor.

Etkinlikler arasında yapılan sohbetler sırasında dört beş tane ayının iki gün önce Gölcük’e indiği söylendi. Aç kalan hayvanlar çöp bidonlarını devirmişler ve bulabildikleri besin artıklarını yemişler. Havanın ağarmasıyla beraber insan gözünden uzak mekânlarına çekilmişler. Yetkililer aç kalan hayvanların insanlara zarar vermemesi için çeşitli tedbirler planlıyorlar. Çöp tenekelerine tavuk ve benzeri yiyecekler bırakılarak açlıkları giderilen ayıların insanlara zarar vermesini önlemek bunlardan bir tanesi. Sohbetin bu aşamasını dikkatle dinleyen Orman Bakanlığı eski başmüfettişlerinden Sayın Hikmet Konca güzel bir ayı hikâyesi anlattı. Önce kendisinin bölge şefliği yaptığı bu bölgede bitki örtüsünün gençleştirilmesinde ve orman kalitesinin artırılmasında orman idaresinin çok çalışmalar yaptığını söyledi. 

“İhtiyar ağaçları, verimsiz meyve ağaçlarını ve çalılıkları temizlediklerini ve yerine bol miktarda çam, köknar ve sedir türü fidanlar dikmişlerdi. Çalışmalarının sonuna yaklaştıkları bir sırada şaşırtıcı bir olay gerçekleşmiş. Karnını doyurmak için yiyecek arayan bir ayı yeşil elbiselerinden ormancı olduğunu tanıdığı bakım memurunu ıssız bir vadide yakalamış. İki omzundan sarsarak “Bıktık artık sizden, kendinizden başka hiçbir şeyi düşünmüyorsunuz. Yıllardır çam, köknar ve sedir ağacı dikiyorsunuz. Biraz da alıç dikin, elma dikin, armut dikin” demiş ve ormancıyı yere fırlatıp homurdana homurdana geçip gitmiş.”

Yöneticilerimizin düşündüğü, ayılara yiyecek verme fikrinden ve zekice uydurulmuş orman teşkilatına ait fabldan anlaşılacağı üzere; bizler ayıların yaşam haklarına katkı vermeliyiz. Onların yaşam haklarını ellerinden alıp özgürlüklerini kısıtlar hatta fiziki zararlar verirsek; geçenlerde Erzurum da olduğu gibi ayılar da insanları öldürürler.

Çocukluk yıllarımda beni çok etkileyen ayı ile ilgili ilk hatıram şöyledir. Ben ilk defa ayı gördüğümde ilkokula gitmiyordum. Yeniçağ’da halkın fırka dediği CHP döneminde halk evi olarak açılıp DP döneminde hapishaneye çevrilen binanın bahçesinde arkadaşlarımla oyun oynuyordum. Önce bir tef sesi duydum. Çalınan tefin ritminde o zamanlar çokça söylenen

     “Aman kuru fasulye iki buçuk lira,
     Hem kaynasın hem oynasın
     Hadi kızım yandan yandan
     Severim seni candan” 

Türküsünü söyleyen bir çingene peşindeki kalabalıkla birlikte gösteriye hazırlanıyordu. Çingenenin koltuğunun altında bir sopa vardı. Elindeyse bir zincir tutuyordu. Zincirin öbür ucunda işte gördüğüm ilk ayı. Burnundan bir halka ile bağlıydı. Çingenenin karısı ise elindeki zincir ile bu ayının yavrusunu çekiştiriyordu. Dörtyol ağzına gelindiğinde çingene ile büyük ayı, karısı ile ayı yavrusu ortada, seyirciler etrafında gösteri başladı. Çingene korkutmak için elinde tuttuğu sopayı ayıya verdi. “göster bakalım kocaoğlan, kocakarı kızına nasıl gider?” dedi. Ayı sopayı baston gibi kullanarak hömbül hömbül yürümeye başladı. Etraftaki seyirciler bu taklide gülüştü. Daha sonra ayıya: “Hadi bakalım kocaoğlan, ihtiyarlar hamamda göbek taşına nasıl yatar?” Dedi. Ayı ıkına sıkıla sırt üstü yattı. Gülüşmeler daha da arttı. Son olarak ayının insanı çiğneme numarası gösterilecekti. Fakat hiç kimse buna cesaret edemedi. Zorunlu olarak gösteriye devam eden çingene, ayının ön ayakları ile kendisini hafif hafif çiğnemesini halka gösterdi. Gösterisi sonuçlanan çingene üzerini silkeledi. Ayısı, karısı, ayının yavrusu ile beraber dolaşarak, elindeki tefi büyük bir saygıyla seyircilere uzattı. Çevredeki insanlar yapılan gösterilere karşılık olarak tefe metal paralar attılar. Atılan paralar çoğaldıkça çingene ve karısının mutluluğu artıyordu. Ayı ve yavrusu olanları dikkat ve tedirginlikle takip ediyorlardı. Toplanan paraların kendilerini sahiplenen çingene ve karısını sevindirdiğini hisseder gibiydiler. Kendilerinde ise mutluluktan eser yoktu. Büyük ayı gösterilerini yaparken gözünü çingenenin sopasından ayırmadan adeta ağlıyordu. Arada bir yavrusuna bakıyor fakat düştüğü durumdan utanıyor gibi yavrusu ile göz göze gelmemeye çalışıyordu. Yavru ayı ise ayıların doğal yaşamını yaşamadığı için olanlara bir anlam veremiyor gibiydi.

Ayılar konusunda bana ilginç gelen durumlardan biri de Rusların ayıya olağanüstü sevgi göstermesidir. Uzunca bir süre görev yaptığım eski demir perde gerisi ülkelerde Türk soylu insanların dilinde “ayı” ismi aynen bizdeki gibi kullanılıyor. Ruslar ise ayıya “medved” diyorlar. Kendilerine ayı denmelerinden hoşlanıyorlar. Kendilerine ayı denildiğinde temiz kalpli ve kuvvetli olarak değerlendirildiklerine inanıyorlar. Soy isimleri “medved” yani “ayı” olanlar var. Örneğin güreşçimiz Ahmet Ayık’ın yenerek dünya şampiyonluğunu elinden aldığı Alexsander Medved gibi. Bizde aslan, kurt gibi hayvanlar soy isim olarak kullanılırken Rusya’da rahatlıkla “ayı” soy isim olarak kullanılmaktadır.

Anlatmakla bitiremeyeceğimiz “ayı ve avcı” hikayeleri hepimizin bildiği bir şeydir. Ancak son günlerde duyduğum ayı ile ilgili bir hikayeyi sizlerle paylaşmak isterim:

Ormanlar kralı aslan yıllık izne çıkacakmış. Toplantı yapmış bütün hayvanları toplamış. Yokluğunda kendisine tavşanın vekâlet edeceğini söylemiş. Toplantı yapılmış, gündem oluşturulmuş, kararlar alınmış ve bu kararlar internetteki hayvanlar alemi web sitesinde yayınlanmış.
Ertesi gün sabahtan tavşan hoplaya zıplaya göreve başlamış. Aslanın varlığından aldığı güçle hayvanlara sataşmaya başlamış. İlk önce yılana yaklaşmış. “ne eğri büğrü yürüyorsun doğru yürüsüne kardeşim” diye kafa tutmuş. Maymunu görmüş” külotunu giy popon görünüyor” demiş. Kargaya bir daha “gak” dememesini söylemiş. Kirpiye gitmiş “ne bu hal, git traş ol” diye bağırmış. Ördeğe “vak”lama, köpeğe “hav”lama, kediye “miyav”lama. İşler fena. Bütün hayvanlar bu bir ay nasıl geçecek diye düşünmeye başlamışlar. 

Ertesi sabah tavşan, şelalenin altında duş alarak keyifle yıkanan ayıya yaklaşmış. “Ayı oğlu ayı dikkat etsene! Üzerime su sıçrattın” demiş. Bunu işiten ayının kan beynine sıçramış. Yaradana sığınıp tavşana bir tokat patlatmış. Tavşan karşı yamaçtaki kayanın dibine kan revan içinde düşmüş. Bir yandan da inleyerek mırıldanıyormuş. “ayı, ne olacak. Ne gündemi takip eder, ne toplantılara gelir, ne kararları bilir, ne de web sitesini açar.”

Anısıyla, fıkrasıyla dünyamızda beraber yaşadığımız ayılarla olan ilişkilerimiz bağlamında edilecek son söz:
“Ayıların insan gibi davranmaları hoş karşılanıyor fakat bu cümlenin öznesi ile nesnesi yer değiştirince işin rengi değişiyor. Kuşkusuz en iyisi insanların insan gibi davranmalarıdır.”