ZEYTİNİN TERİ

Hüseyin Sarı

     Cumartesi günü TBBM’nin kuruluşunun 91. Yıl dönümünü kutladık. Meclisin açılması cumhuriyete giden yolun önemli kilometre taşlarından biridir. Ve Cumhuriyet’te eğitim konusunda en başarılı yıllarını Köy Enstitüleri dönemimde yaşamıştır. O günün aydınları köy enstitüleri aracılığıyla hayat bulmuş ve Anadolu’nun eğitim bağlamındaki dönüşümünde bir daha yakalanmayacak bir ivme sağlamıştır. Sonraki dönemde eğitilenler belki çok bilgili olmuşlar ama Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden de bir o kadar uzaklaşmışlardır.
     İşte bu hafta o eğitimin emekçilerinden biri olan Hüseyin Kocakülah ile ilgili öyküyü sizlerle paylaşmayı görev saydım.
     Öykü Dr Mehmet Uhri tarafından kaleme alınmıştır.
     Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmıştım. Hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arızayı bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar gidebilmiştik. Günlerden Pazar olduğu için, sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla Hüseyin Amca’yla tanıştık.
     Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi.
     Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı, dedi. Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin Amca.
     Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
     Doktor musun? –
     Evet.
     Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız.
     Hep beraber, Hüseyin Amca’nın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi. Hanımının şikâyetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım. Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi. Bizde Hüseyin Amca’yla sohbete koyulduk.
     Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin Amca’nın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini öğrendim. Neden buraya yerleştin? Diye sorduğumda.
     Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğrenmenin öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan.
     Peki, bu tamircilik işi nereden çıktı?
     Sizler, köy enstitüsünü o zamanın okulları sanırsınız. Hâlbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara.
     Yani elinizden çok iş geliyor.
     KÖY ENSTİTÜLERİ’NDE BİLMEYİ, ÖĞRENMEYİ, DÜŞÜNMEYİ SORU SORMAYI, AKLINI KULLANMAYI ÖĞRETİYORLARDI. ZATEN BU YÜZDEN YAŞATMADILAR YA...
     Bu arada yanında birkaç kahvaltılıkla birlikte çaylar da geldi. Hüseyin amca emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.
     Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
     Nasıl yani?
     İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
     Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
     Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ama ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları. "Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
     Hurma zeytini bilir misin?
     Bilmem. Hiç duymadım.
     Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
     Eeee.
     Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı.
     Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti. "İşte bu yüzden, öğrendiklerimin zekâtını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi. Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.
     Öykü burada bitiyor. Ben sevdim ve sizlerle paylaştım. Umarım sizler de beğenmişsinizdir.