YENİ BİR ANAYASA YAPALIM AMA…

Hüseyin Sarı

12 Haziran’da yapılan milletvekili seçimlerine “yeni bir anayasa yapmak” söyleminin, damgasını vurduğunu henüz unutmadık. Bu konuda hemen bütün partiler hemfikirdi. Tabii sivil toplum örgütleri de…

Cumhurbaşkanı Sayın Gül TBMM’nin 24. Dönem açılış konuşmasında bu konuya vurgu yaptı ve “yapılacak anayasa demokratik ve şeffaf olmalı” dedi. Elbette öyle olmalı. Ama Sayın Cumhurbaşkanı’nın öngörüleri, bazen ona inat, tam aksi çıkıyor. Örneğin göreve geldiği günlerde, hükümetin “açılım” projesi ile ilgili “iyi şeyler olacak” demişti ama olmadı. Tam tersine terör “gemi azığa” aldı dolu dizgin gidiyor. Dileyim o ki anayasa bağlamındaki temennileri hayata geçer. Aksi bir durum, yapılacak anayasayı AKP’nin anayasası yapar ki bu da yeni gerilimlere neden olur.

Anayasalar aslında toplumsal sözleşmelerdir. Burada esas olan toplumdaki farklı kesimlerin asgari müşterekleri gönül rızası ile kabullenmesi ve de farklılıklarını, diğerini “ötekileştirmeden” yaşamasıdır. Ancak burada temele alınması gereken tek şart Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesi olmalıdır. Onun da veciz ifadesi, şüphesiz mevcut anayasanın ilk dört maddesinde hayat bulmuştur. 

Dileriz öyle olur ve cumhuriyetimiz demokrasi çınarının gölgesinde ilelebet payidar olur.

Bu arada bilelim ki demokrasi “Milli Egemenlik”in hayat damarıdır. Gelişmesi sabır, özveri ve zaman ister. Söz gelişi demokrasinin beşiği olarak gösterilen İngiltere’de “1688 İhtilâlı” özde millet egemenliği değil, parlamentonun üstünlüğünü sağladı. İngilizler pratikte gerçek demokrasiye –ki onunda defoları vardır- 20. YY. ortalarında ulaştılar. Yani İngiltere’de 1215 yılında “Magna Carta” ile başlayan demokratikleşme süreci ancak 1948’de "TEK ADAM, TEK OY" noktasına ulaşabildi. Bu durum, demokrasinin temel gereklerinin bir günde oluşmadığının çok somut göstergesidir.

Bizim kültürümüzde de demokratikleşmeye yönelik adımlar 19. YY. başlarında II. Mahmut döneminde “Senet-i İttifak” atılmış ve bu günlere gelinmiştir. Bilindiği üzere 1808’de imzalanan “Senet-i ittifak” bir noktada, yörelerinde otorite olmuş Ayanlarla devletin uzlaşmasıdır. Bu vesile ile padişahın kutsalına siviller de ortak olmuş; bir başka deyişle devletin demokratikleşme süreci de başlamıştır. Bu oluşumu sırasıyla; Vilayet Meclisleri onu İmparatorluk Meclisi onu da I. ve II. Meşrutiyet Parlamentoları izledi.
İşte Cumhuriyet yüzyılı aşkın sürecin ürünü olarak 1923’de hayat buldu.

Ancak bu işin çok daha gerilerde kalmış geçmişi de olduğunu unutmayalım ve sözlerimize kanıt olarak Yusuf Has Hacib’in bir tespitini referans yaparak sözümüzü noktalayalım.

Yusuf, ünlü eseri "Kutad-gu Bilig" de halkı konuştururken der ki;
"Ey hükümdar, Ey devletlü sana vergimi veririm ama sen de gümüşün değerini düşürmeyecek, adil kanun yapıp eşit uygulayacaksın. Ayrıca benim mal ve can güvenliğimi koruyacaksın.”

Sonsöz; bu anayasa Yusuf has Hacib’e kulak vermenin ötesinde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını da pratikte güvence altına almalı. Uygulayıcıları da artık özgürlüklerin kullanılmasından değil kullanılamamasından korkulması gerekir, gerçeğini içlelerine sindirmelidirler.