TARİH VE TURİZM

Hüseyin Sarı

    Çok basit bir tanımlamayla tarih bir milletin hafızası, turizm ise tanrının doğaya bahşettiği güzelliklerin görüntü bağlamında insanoğlunun hizmetine sunulmasıdır. Sunulan bu değerlere talip olana da turist denir. Turist bedelini ödemek kaydıyla güneş, deniz, tarihi miras vb. güzellikleri gönlünce içselleştirir ama gramını kirletme ve de cebine koyup gitme hakkına sahip değildir. O nedenle de turizm birçok ülke için bacasız fabrikadır.
    Olaya böyle baktığımızda ülkemiz, kelimenin tam anlamıyla bir turizm cennetidir. Ama ne yazık ki bu hazineyi gerek koruma ve gerekse işletme bağlamında biraz özürlüyüz. Dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde ata mirası kültürel değerlere kem gözle bakılmaz. Tam tersine birey onu her koşulda gözü gibi korur.
    Böyle bir uygulamayı ABD’nin Florida Eyaleti’nde gördüğümde “Biz neden böyle değiliz” diye, hayıflanıp üzülmüştüm. Adamlar İspanyolların ilk çıktıkları bölgeye gökdelenler dikmiş ama Karadenizlinin samanlığına benzeyen ilk kurdukları okulu da özenle korumuşlar. Gökdelenlerin arasına çürük bir diş gibi duran tahtadan yapılmış bu ilkel binayı görünce hem güldüm hem de “Değerli olmak için demek ki yokluğunu hissetmek gerekiyormuş” diye, de mırıldandım
    Neyse gelelim sadede. Son günlerde tarih bağlamında gündeme gelen üç olaydan söz edeceğiz.
    Birincisi Akdamar Adası’nda restore edilen Ermeni kilisesinde yapılan ayin. Akdamar Adası (Ahtamar, Ağtamar, Akhtamar) biçimlerinde de yazılan adayı Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde düzenlenen bir seminere katıldığımda gezmiştim. Yıl 1998’di. Adada her tarafı dökülmüş bir kilise, çevresinde de 3–5 keçi vardı. Ada Anadolu’da yaşamış bütün kültürlerin izlerini taşıyordu. Akşam yemeğini birlikte yediğimiz Eğitim Fakültesi dekanına sohbet arasında dedim ki:
    Hocam bu adayı Üniversitenin koruması altına alın. Güzel Sanatlar Fakültesi kiliseyi restore etsin ve bölge inanç turizmine açılsın. Dekan bey umutsuz bir edayla hem onayladı hem de “nerde o günler…” dercesine gülümsedi. Yıllar sonra farklı kişilerde farklı duygular oluştursa da kilisenin açılması ve ayin yapılması şahsen bende hiç kompleks yaratmadı. Tam tersine sevindim. Şimdi sıra adanın tamamını turizmin hizmetine sunmaya sunarken de kültürlerin bütün güzelliklerini içine alacak projeleri hayata geçirmeye geldi.
    Aslına bakarsanız bu yaklaşım bölgenin tamamı için düşünülmeli.
    İkincisi Ani Harabeleri’nde MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin Cuma namazı kılması. Bu eylemi ben, dikkatlerin Ani’ye çekilmesi bağlamında değerlendirdim ve de çok mutlu oldum. Kaldı ki bölgede Katedralden dönüştürülmüş bir camide var. Olmasa da bir şey değişmezdi. Değişmezdi zira Cuma namazı kılmak için bir caminin de olması şart değil. Şartlar tamam yani imam ve cemaat varsa namaz her mekânda eda edilebilir. Eğer Bahçeli’nin bu eylemini siyasi bulanlar varsa unutmayalım ki Cuma namazının kendisi bizatihi siyasidir. Zira Hz. Muhammet her Cuma hutbeye çıkar ve devlet başkanı sıfatıyla icra ettiği işlerin hesabını verir bu arada cemaatin soru ve önerilerini dinlerdi. Cuma’nın esprisi budur ve bu eylemin özünde de siyaset durur. Cemaatin kadın ve erkekten oluşmasında etken olan nedende budur. Ama biz yine de ibadet bağlamında düşünelim ve “Allah kabul etsin” diyelim.
    Üçüncüsü de Savarona’da yapılan fuhuş.
    Bu rezaleti okuyunca “işte sözün bittiği yer” dedim. Şimdide diyorum ki “Tüm değerlerini paranın arkasına koyan büyük devlet adamları(!) utansın.”