PAVLOV'UN KÖPEKLERI VE REFLEKS KIRILMASI

Hüseyin Sarı

Açılım sözcüğünü dilimize pelesenk etmemizin üzerinden 138 gün geçti. Bu tarihi fırsatı kaçırmayalım diyen Cumhurbaşkanımızın çağrısına özellikle Kürtçüler gerçekten açık seçik katkı yapıyorlar. Sayın Gülde onları yüreklendirmek için Bitlisin bundan 22 sene önce adı Güroymaka çevrilen Norşin ilçesini eski adıyla anarak onları yüreklendiriyor. Bu işin sonu nereye varır birlikte göreceğiz. Ama bilinen bir gerçek var ki bu tavır eşeğini dövemeyenlerin semerini dövmesi anlayışıdır. Hal böyle olunca elbet de eli kalem tutan ve de ağzı laf yapan hemen herkes yazıyor konuşuyor. Bunu zaman zaman biz de yapıyoruz. Anacak bu hafta köşemizi tebdili mekânda ferahlık vardır, dedik ve Prof. Dr. Kerem Doksata ayırdık. Yazıyı bana internetten bir arkadaşım göndermiş. Ben de noktası virgülüne dokunmadan metni yazı diline formatlayıp sizlerin ilgisine ve bilgisine sumak istedim. Umarım doğru yapmışızdır.Bilirsiniz, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken zil çalınca ve bunu çok kez tekrarlayınca, zil sesini işittiğinde et görmeden de hayvanın salyası akmaya başlar.Bu, şartlı reflekstir. Hayvanın tabiatında olmayan bir uyaran (zil sesi), onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır. Eğer sürekli olarak zil çalar ama hiç et göstermezseniz, bir süre sonra şartlı refleks söner. Devamın sağlanması için arada bir et gösterilerek refleks pekiştirilmelidir.Hiçbirimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünni veya Katolik olarak gelmeyiz. Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler. Bir gün Pavlov un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur, bir kısmı da günlerce korkuyla titreşir çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır. Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır.Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yoktur.Şu müthiş sonuca varır Pavlov ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır. Hayvan en doğal, en ilkel durumuna geri dönmektedir. Bir yandan her gün güneydoğu şehitleri için kanları yerde kalmayacak denmesine rağmen kanların sürekli yerde kalması, bir yandan Ergenekon denilerek büyük bir çoğunluğunun tek suçu Atatürkü sevmek olan insanların sabaha karşı evlerinden alınması, bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik kalkışmalar Hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusunun artık zaten ortadan kalktığını görürsünüz. Pavlovun köpeklerindeki gibi, ağır travmalarla bizim de şartlı reflekslerimiz (milli duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor. Emperyalistler sinsi savaşlarında psikoloji bilimini kullanırlar. Mesela Ermenilerle Türkler arasında ulusal bir düşmanlık mı var, orada psikiyatrisi Vamık Volkan girer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerini inceler. (!)Burada izlenen yol, ABD nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır. Kısacası, milli duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevi. Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır:O ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız. Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız. Mesela Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar Onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekir. Ya da Türkler Atatürkü çok mu yüceltiyorlar Onlara Atatürkün ne kadar sıradan birisi olduğunu göstermelisiniz. Farkındaysanız son on yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz. demokratlık, tartışma kültürü adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul etmemiz isteniyor Diyorlar ki, siz soykırımcı bir milletsiniz! Ermenilere soykırım uyguladınız. Biz diyoruz ki, hayır, uygulamadık o zaman deniyor ki: tamam, madem uygulamadınız, bunu tartışalım, öyle sonuca varalım. Size mantıklı geliyor, nasılsa suçlu değiliz, tartışmadan galip ayrılırız diyorsunuz. Ama tartışma masası kurulduğunda eşit bir tartışma şansı olmadığını görüyorsunuz. Bakıyorsunuz, tüm televizyonlar, gazeteler, aydınlar sizin Ermenileri katlettiğinizi yaymaya başlıyor. Kanıtları var mı Elbette yok. Ama yalan bir kez yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı da yeteri kadar çok oldu mu, gerçeğin sesi baskılanıyor.hayır diyorsunuz, gerçekleri bir de biz anlatalım,ama anlatamıyorsunuz çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış durumda. İşte o zaman anlıyorsunuz tartışmaya açmak denilen tuzağı. Bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile acaba demeye başlıyor, acaba gerçekten Ermenileri biz mi katlettik Ulusal benlikte ilk kırılma yaşanıyor... Psikolojik harbin etkisi büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor. sıra Kürtlere geliyor. Sizden tartışmanızı istiyorlar. Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz. Bir düşünün lütfen, son dönemde neleri tartışmaya açtık ve şimdi neredeyiz: bugün misak/ı milliyi pek önemsemiyoruz. Kırmızıçizgileri umursamıyoruz. Türk dilinin önemi kalmamış. Bu ülkede federasyon da olabilir, Ermenilerden özür de dileyebiliriz, Kürtlere biraz toprak da verebiliriz.Kısacası, ulusal varlığımıza ait hayatı her alanda kaybetmiş durumdayız. Sırada ne var Atatürk var elbette... Çünkü önemli olan, ulusal önderleri yok etmek. O halde, onun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu tartışalım. Onun zaaflarını tartışalım. Hatta onun anasını bile tartışalım. Evet, emperyalistlerin gündeminde bu bile var tartışın diyorlar, biz sizinle önderinizin anasını tartışmak istiyoruz! Sonra sıra sizin ananıza gelecek elbette. Hepinizinkine gelecek... İşte psikolojik harp budur arkadaşlar... Şimdi yıllar öncesine gidelim. Mondros imzalanmış. Düşman askerleri İstanbula çıkartma yapıyor. Milyonlarca Türk, sadece izliyor! Demek ki önemli olan ilk adım: İşgali izlettirebilmekmiş. Ama aynı zamanda bir de masa konuyor ortaya: tartışacaksınız. Tartışma masasında bizim sadrazam efendi emperyalistlere yalvarıyor, biraz acıyın diye. İzleyerek, tartışarak nereye varabilirsiniz Emperyalistler şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor. Mehmet Akif, Çanakkale için ne diyorduŞu boğaz harbi nedir, var mı dünyada bir eşiEn kesif orduların yükleniyor dördü beşiTepeden yol bularak geçmek için MarmarayaKaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya... Çıkartma sürerken iki tavır vardır alınabilecek. Birincisi şu: İstanbulda işgalcileri karşılayan ve onlardan tokat yiyen bir Osmanlı paşası olabilirsiniz veya Dolmabahçeden çıkartmayı izleyen bir padişah. Belki de evinin perdelerini kapatan sıradan ve suskun bir Türk. Ama aslında hapsi aynı kapıya ve aynı kişiliğe çıkar: İzlersiniz her şeyi... Ya da ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olursunuz. Hasan Tahsine kadar bu ülkede düşmana hiç kurşun atılmadığını bilmek ne kadar utanç vericidir aslında.Hasan Tahsini ne kadar tanıyoruz Onu Hasan Tahsin yapan nedir ilk kurşundan önce de kurşun atmıştır bu kahraman adam. Hasan Tahsin Avrupadadır ve bir filme gider. Filmde Türkler aşağılanmaktadır. Hasan Tahsin bu filmi izlemez. Önce izleyeyim, sonra eleştireyim demez. Çıkarır silahını, ateş eder beyaz perdeye. Film de orada biter!Hasan Tahsinin insani ve sıradan yanıdır bu. Hiçbir insan kendisine, anasına, babasına, milletine, bayrağına küfrettirmez. En basit insan gerçeğidir bu. İlkokulda bir çocuğun anasına küfretmeye kalkarsanız, sizinle anasının durumunu tartışmaz. Bunun cevabı, suratınıza yiyeceğiniz bir yumruktur. Çünkü çocuğun en insani ve sıradan yanıdır bu. Ergenekon, Ermeni sorunu, Kürt açılımı ve Can Dündarın insani denilen Mustafa belgeselinin bam teli burasıdır.
15.08.2009