ÖZÜRÜN SONU GELMEZ

Hüseyin Sarı

     Başbakanın 1937–39 yılları arasında Dersim’de yaşanan olayları ilgi tutarak devlet adına özür dilemesi sonu gelmez tartışmaları da beraberinde getirdi. İyi mi oldu kötümü? Derseniz “iyi oldu” diyenler de kendilerince haklı, “olmadı” diyenler de haklı. Neden derseniz? Ben de herkesin gerçeği bilgisi kadardır da onun için haklılar, derim. Ama burada durur bir şey daha derim ki o da şu:

     Özür diliyorsan kuru bir özür yetmez. Gerekli olan tamirat ve tadilatı da yapacaksın. Çünkü özrün ikinci durağı tazminattır. Arkasından yaraları sarmak ve kırılanı döküleni yerine koymak gelir. Sonra psikolojik tedavi…

     Peki, kime tazminat ödeyeceksin? Elbette kimden özür diliyorsan ona ödeyeceksin. Bu gün Dersimliye yarın Ermeniye öbür gün Ruma…

     O zaman adama sormazlar mı? Neden bu olaylar Sivas’ta Samsun’da veya bir başka ilde değil de Dersim’de yaşandı? Biz daha önce nedenlerini köşemizde yazdık. Ama söylemlere bakıyorsunuz; efendim onlar Aleviydi. Veya Kürttü. Bunları geçin beyler!.. Geçin… Geçin… Sorun tamamen yeni kurulan devletin yani Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısından, bir başka deyişle sosyal dokudan şeyh, şıh, seyit, ağa gibi asalakların dışlanmasıyla ilintilidir.

     Osmanlı bunları önceleri hoş tuttu. Sonra baş edemedi ve bazı yörelere “Ocaklık” adı altında özel statüler verdi. Oranın ağası veya şeyhi bir şekilde kendi düzenini kurdu. Yani:

     Adaleti onlar dağıttı.

     Vergiyi onlar saldı. 

     Güvenliği kendi milisleriyle onlar sağladı….

     Yani ortaçağ batısının siyasi hastalığı olan derebeylik, Osmanlı elden ayaktan düştükçe bizde de uç verdi ve hayat buldu. Ancak bu böyle gidemezdi. Gidemezdi çünkü Cumhuriyet, Anadolu insanı için bir “Aydınlanma Projesi”ydi ve bu konuda geri adım atmak milleti tekrar sonu gelmez sıkıntılara sokmak, demekti. Kaldı ki “Ağalık” veya “Seyitlik” içinin boşaltılması bir yana insanın insanı sömürmesine vesile yapılmış kavramlardı. Bilindiği gibi seyitler peygamber soyundan geldiği var sayılan kişiliklerdi. Bunlar -özellikle Osmanlı toplumunda- siyasi otoriteden bazı ayrıcalıklar elde etmiş ve de zamanla kurumlaşmış toplumsal urlardı. Örneğin vergi vermeme ve askere gitmemeleri yanında devlet ile birey arasında da aracılık yaparak kendilerine sosyal bir statü kazandırmışlardı. 

      Şimdi burada duralım ve bir parantez açalım; Bir din düşünün ki peygamberine tanımadığı ayrıcalığı onun afatına mı tanıyacak. Ağalığa gelince; Ağalık büyük ağabey demektir. “Ağalık vermekle olunur” sözü kültürümüzde kabul gören bir yargıdır.. Cumhuriyete karşı çıkanlar, halk deyişi ile şalvarı şaltak/ Eğeri kaltak/ ekmede yok, biçmede yok/ Ama yemede ortak olan ağalardır. 

     Diğerlerine gelince; onları kale bile almıyorum.

     Şimdi tekrar özür meselesine dönelim ve şu soruyu soralım:

     Bölge ile iletişimi kolaylaştırmak için kurulan köprünün başında nöbet tutan 33 Mehmetçiği şehit edenlerden özür dileyeceğiz. Diyelim ki diledik. Peki, şehitlerden ve onlardan arda kalanlardan kim özür dileyecek. Eğer bu günkü siyasi iradenin mantığı ile devam edersek, PKK kamplarına yönelik operasyonlar için de gelecekte bu günün siyasileri suçlanacak özrü herhalde torunlarımız dileyecek.

     Ha!.. bir şey daha var; devlet hükmü şahsiyet yani tüzel bir kişiliktir. Onu gerçek kişiliği Cumhurbaşkanın şahsında tezahür eder. Dolaysıyla da özür dileme söz konusu olduğunda onun adına özrü de Cumhurbaşkanı diler.