KÜRT SORUNUNUN AÇILIMI AÇILIRKEN

Hüseyin Sarı

İçişleri bakanı Sayın Beşir Atalay Kürt sorununun çözümü konusunda beklenen açıklamayı yaptı. Yapmasına yaptı da çözümün ne olduğu konusunda tek kelime etmedi. Ama konuyu tartışmak isteyenlerin kucağına iki anahtar kavram bıraktıaçılım ve demokrasi.
Tartışılmasına tartışılacak ancak sonucun ne olacağını Sayın Cumhurbaşkanı biliyor. O daha iki üç ay önce Fevkalade güzel bir şey. Bu tarihi fırsatı kaçırmayalım demedi mi Ancak açılımın ne olduğunu söyleyemedi.
Peki, neden söylemedi Nedenini elbette en iyi kendisi bilir. Ancak görünen o ki çözümü ya içine sindiremedi veya yüreği kaldırmadı.
Her alanda açılacakları açmayı asla kaçırmayan sayın başbakan da Kürt sorunu konusunda nedense açılmamayı yeğlerken, Diyarbakır milletvekili Aysel Tuğlukta ilk defa PKK sözcülüğünden sıyrılıp öz eleştiri yaptı ve Bizlerde yanlış yaptık. Askerler de ölmesin demeliydik dedi.
Aysel Tuğluk hanımefendi siz bu güne kadar bu milletin ve de Kürt tandanslı yurttaşların aş ve iş sahibi olması için neyi doğru yaptınız ki Açıklasanız da öğrensek. Sabah akşam demokrasi ile yatıyor demokrasi ile kalkıyorsunuz ama demokrasiyi soluklanmanın olmazsa olmazlarının hayat bulması konusunda kılınızı kıpırdatmıyorsunuz. Yani bölgenizde yaşayan insanların iş ve aş sahibi olması konusunda tek proje sunmadığınız gibi kişiyi ağanın tasallutundan, şeyh ve dedelerin etkisinden ve de aşiret baskısından kurtarmak için kılınızı bile kıpırdatmıyorsunuz.
Neden kıpırdatmıyorsunuz Kıpırdatamazsınız çünkü o zaman kişi birey olacak ve olduğu ölçüde de sürüden ayrılacaktır. Ama merak etmeyin sizlere rağmen bu millet bunu gerçekleştirecektir. Gerçekleştirecektir zira tarihi koşullar ve günümüzün siyasal konjonktürü bizi icbar ediyor.
Bilindiği gibi Kürtlerin Türk tarihi ile yoğun ilişkisi XVI. Yüzyılda başlar. Yavuz Sultan Selimin Şah İsmaille olan kavgası Alevi Türkmeni Şaha, Sünni olan Kürtleri de Osmanlıya yaklaştırdı. Osmanlı yönetimi Kürtlerin yaşam biçimini doğru tahlil etti ve kendilerine Özel Ocaklık statüsü tanıdı. Uygulama onların kendi iç dünyalarında serbest kalmaları anlamına geliyordu. XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren başta İngilizler olmak üzere bazı dış güçlerin kışkırtmasıyla Kürtler huysuzlanmaya başladılar ve bu durum İmparatorluğun yıkılışına kadar devam etti.
1920lere gelindiğinde zorunlu bir ulus/devlet projesi olarak gündeme gelen Cumhuriyet, Osmanlıdan kendisine kalan coğrafyanın üzerinde yaşayanları yeniden yapılandırırken ayrılıkları değil, benzerlikleri esas aldı. Bu uygulamada doğal olarak dinsel referanslar ile etnik farklılıklar yeni yapılanmada kendilerine yer bulamadı. Cumhuriyetin önderleri, Aydınlanma Çağını yaşamamış, dolayısıyla da Sanayi Devrimlerini idrak etmemiş, üstelik de ağırlıklı bölümü Ortaçağın standartlarına takılıp kalmış, yığınlardan çağdaş bir millet yaratmak gibi çok iddialı bir projenin peşine düştüler.
Elbette bu politikaya karşı direnişler de olacaktı. Oldu da. Görünüşü İslami, özü Kürtçülük ve hizmeti İngiliz kokan 1925 Şeyh Sait Ayaklanması bunlar içinde sonuçları itibarıyla en sıkıntılı olanıdır. Bu olay Milli Mücadele yıllarında başlayan sıcak ilişkileri derinden etkilerken, 1937de Ağrı, 1938 Dersim İsyanları da ateşe adeta benzin dökmüştür.
Bunlardan birincisinin finansörlüğünü İngilizler, diğer ikisini de büyük ölçüde Fransızlar yaptı. Peki, neden yaptılar İngilizler Musul ve Kerkükün, Fransızlar da Hatayın peşindeydi de ondan. Olan Kürtlere, bir başka deyişle genç Cumhuriyetin yurttaşlarına oldu. Onlar sadece kinlenmekle kalmadı aynı zamanda gelecek için hem öfke hem de malzeme biriktirdiler.
Bu arada askerin, isyanları bastırmasıyla Kürtlük idealinin Ağrı ve Dersim dağlarına ebediyen gömülmüş olduğu gibi bir duygu ve anlayış zamanla Cumhuriyet aydınında inanç haline geldi. Bu anlayıştan dolayıdır ki zaman içinde Kürtlük, Türkiyede, özellikle de batı bölgelerimizde, sadece Kürt İdrisin lakabından başka bir anlam ifade etmemeye başladı. Tabi bu duygu aynı zamanda devletin de uykuya yatırılması anlamına geliyordu. Ama unutulan bir gerçek vardı ki o da Kürtlerin bölgenin otantik bir halkı olarak binlerce yıldır aynı coğrafyada ve çoğunluk olarak yaşamaları gerçeğiydi. Yaşamanın ötesinde dilleri, yani Kürtçe, medrese ve tarikatlar vasıtasıyla dinsel eğitim diliydi ve Kürt kültürü yaşayan bir öğe olarak varlığını sürdürüyordu. Hal böyle olunca milliyetçi bir Kürt aydın sınıfının doğması kaçınılmazdı.
Öyle de oldu ve Türk solu da 70li yıllarda bu doğuşa hem döl yataklığı hem de ebelik yaptı. Bunun somut göstergesi PKKdır. PKKnın teorik yapısı diğer Kürt örgütleri gibi referansını, geleneksel Kürt hareketlerine değil, temel olarak Türk sol hareketlerine, özel olarak da Mahir Çayanın manifestosuna dayandırdı. Pratiğine gelince örgütün kurucu kadroları Mahir Çayan sempatizanı, çoğunlukla da Kürt değil, Türk kökenli kişilerdi.
İşin ilginç yanı Kürt kökenli olanlar da Kürtçe bilmiyorlardı. Bu bir paradokstu. Tuhaf olansa bu paradoksun hala sürüyor olması. Zira örgütün kendi mensupları arasında, kendi yayınlarında, kendi örgütsel yapılarında dahi Türkçeyi kullandığını unutarak, dökülen bu kadar kanın hedefinin Kürt diline haklar tanınması olduğunu söyleyecek kadar gaflet içinde bulunuyorlar.
Sonuç olarak yürütülen onca kanlı eyleme ve kışkırtmaya rağmen PKK, ne Türkü, Kürtler için Öteki haline getirebildi ne de Türk halkının ezici bir çoğunluğu Kürtleri Öteki olarak gördü. Ülkemizde dil ayrılığı temelinde farklı kültürel kimliklerin bulunduğu toplumsal bir realitedir.
Her şeye rağmen bu olgu umut verici bir durumdur. Şimdi yapılması gereken Kürtçü olmayan Kürt Aydınına yardımcı olmaktır. Bunun yolu da öncelikle onların mal ve can güvenliğini sağlayarak kendilerini yüreklendirmektir. Aslında yapılacak iş devleti devlet gibi biran önce işe koşmaktır. Görünen o ki zaten onlar da bunu bekliyor.