KÜRT AÇILIMI BAĞLAMINDA ANA DİLLE EĞİTİM

Hüseyin Sarı

Bu haftaki yazımızın konusu son günlerin popüler konusu Kürt açılımı ile ilgili. Çünkü öyle günlerden geçiyoruz ki atılacak bir yanlış adım bize bu günleri mumla aratabilir. Hükümet açılım konusunda henüz bir proje ortaya koymadı ve görünen o ki işi dalgalanmaya bıraktı. Hal böyle olunca da /üç aylarda ya da ramazanda/ cerre çıkmış hocaların köy köy gezmesi misali kerameti kendinden menkul bazı Kürtçüler de televizyon televizyon dolaşıp kendilerince kamuoyu oluşturuyorlar. Tabii bu arada ağızlardaki baklalarda tek tek ortaya dökülüyor.İyi de oluyor. Peki, neden iyi oluyorNedeni şu:Cenap Şahabettinin de işaret ettiği gibi müsademeyi efkârdan elbette barikayı hakikatler yani gerçekler doğacaktır.Bizde bu çorbada tuzumuz olsun dedik ve yazımızın konusunu Ana dille eğitime ayırdık. Ayırdık zira DTP adına konuşanlar temel eğitim çağına girmiş çocukların eğimlerinde hangi dili tercih edeceğine kendilerinin karar vermesini istiyor. Aslına bakarsanız bu yazı 29.04.2002 de yazıldı ama okuyunca göreceksiniz o günceliğini hala koruyor.Bu günlerimizi, büyük ölçüde 23 Nisan 1920de hayata geçirdiğimiz TBMMye borçluyuz. Bu meclis tarihin kaydettiği en demokrat, en fedakâr, en kahraman ve de en hırçın meclisidir. Bu meclis, Amasya Genelgesinin ruhuna sindirilen Milleti içine düştüğü durumdan, yine milletin kendi azim ve kararı kurtaracaktır anlayışını kurumlaştıran her türden müşkülatın sadece millete dayanarak çözülebileceğini de ispatlamış bir meclistir. Meclise toplumun her kesitinden temsilci gelmiş, ancak herkes meramını Türkçe anlatmıştır. Kimsenin aklından ... Ben ana dilimle konuşacağım diye bir düşünce de geçmemiştir. Bu ülkede herkes bilir ki, Anadolunun tapusunun Türklere kesildiği bin yıldan bu yana devletin dili, hep Türkçe olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulus/devlet anlayışına uygun olarak üniter bir anlayışta yapılanmış ve üst kimlik olarak da Türk kimliğini benimsemiştir. Ne var ki buradaki Türk kavramı etnisiteden ziyade, siyasi bir oluşumu çağrıştırır. Burada Türklük kumaşın kendisi, diğer kültürler de bu kumaşın desenleridir.Avrupa Birliğine girmeyi amaçladığımız günden bu yana Batı, önümüze sürekli bubi tuzakları kuruyor. Bunların taşeronluğunu da maalesef, tarihi hep tersten okuyan bazı Kürtçü gruplar yapıyor.Son zamanlarda Kopenhag Kriterlerine vurgu yapan birçok kişi durmaksızın milletin hafızasını karıştırıyor. Bu arada Avrupadan gelen heyetler de birbirini izliyor. Bunların dillerinde hep Kopenhag Kriterlerinin /biraz da zorlanarak/ genişletilmiş yorumları dolaşıyor. Örneğin ana dille eğitim ve azınlık hakları bağlamında söylemler gündemi sıkça meşgul ediyor. Bilelim ki Türkiyenin geçmişten gelen geleneğinde etnik ayrılığa dayalı bir azınlık tanımı yoktur. Çünkü Anadolu kültürü emperial bir terbiyeden geçmiş ve olgunlaşmıştır. Bu kavram daha ziyade Batı dünyasının ürettiği bir açmazdır. Çünkü Avrupada çeşitli mezhepsel ve dinsel ayrılıklar ile etnik ayrılıklar birbirinin üzerine çakışmış ve genel olarak da dinsel çatışmalarla azınlık çatışmaları aşağı yukarı birbiriyle özdeş olmuştur. Avrupalıların, kendi tarihsel süreçlerine bakarak, Türkiyedeki durumu tanımlamaları çok zordur. Bu açıdan bakıldığında, Avrupalılara dönüp Siz geçmişte dinsel ve etnik çatışmalar yüzünden öylesine acılar yaşadınız ki, başkalarından farklı olan insan gruplarını koruyup kollayabilmek için onları azınlık haline getirmekten başka çare bulamadınız. Oysa Türkiyede böyle bir gelenek yok demeli ve ayıplarını yüzlerine dosdoğru söylemeliyiz. Kaldı ki Avrupada insan gruplarının ötekilerden ayrılarak, azınlık haline getirilmesi ırkçılığın ve ayrımcılığın önüne de geçememiştir. Fransadaki Le Pen örneği bunun en somut kanıtıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Fransız devriminden gelen vatandaşlık kavramını, büyük ölçüde kendi hukuk sistemine, mantığına ve geleneğine yerleştirerek kurumsallaştırmıştır. Üniter Devlet anlayışının prototipini oluşturan Fransada, Fransız Yüksek Mahkemesinin verdiği bir karar var. Diyor ki, Yahudilere, Yahudi oldukları için hiçbir hak tanınamaz. Ama Fransız vatandaşı olduğu için bütün haklar tanınır Yani, yurttaş isen, vatandaş isen, zaten bütün haklardan yararlanıyorsun. Yurttaşlara, kültürel farklılıkları nedeniyle bir ek hak tanınması ya da ötekilerden ayırarak başka koruyucu haklar verilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.Kürtçe eğitim ile ilgili tartışmalara da bu mantık çerçevesinde bakmalıyız. Her yurttaşın ana dilini konuşması, yazması, yayın yapması veya anadil eğitimi alması, bireysel özgürlük olarak algılandığında, buna kimsenin söyleyecek sözü olamaz, olmamalıdır da. Ancak ana dille eğitim dediğinizde, işin rengi değişir. Diyelim ki hukuk, kamu veya iktisat alanlarında ana dille eğitim verdiniz. Peki, bu formasyonu alan kişinin çalışma alanı kamu olacaksa ki öyle olacak/ bu kişi nasıl hizmet verecek Resmi dili Türkçe olan devlet ile nasıl iletişim kuracak Kuramayacak. O zamanda kendisi için ya yeni kamusal alanlar talep edecek, ya da Türkiye Cumhuriyetinin değiştirilmesi teklif bile edilemeyen sembollerine ortak olmanın peşine düşecek. O da olmaz ise, devletini kurma hakkını kendinde görecek ve Anadolu insanını sonu gelmez acılara atacak eylemlerin tekrar peşine düşecektir. Eğer öyle bir hedefleri yoksa o zaman da aldıkları eğitimi ne yapacaklar Bu işin taşeronları, ekranlarda boy gösterip gerdan kırarak verdikleri yumuşak başlı söylemler ile belki kendilerini kandırabilirler ama bu necip milleti asla!...