"Kimsesizlerin Kimsesi" CUMHURİYET

Hüseyin Sarı

       2200 yılı aşan devlet geleneğimizin 1923 yılına kadar geçen zaman dilimindeki yönetim anlayışımız kişi egemenliği üzerine temellendirilmiştir. “Büyük Hun İmparatorluğu”ndan Osmanlıya uzanan siyasi serüvenimizin ortak noktası devletin yani egemen gücün “kut” sahibi olduğuna inanılan ailenin tekelinde olmasıdır.
       Hal böyle olunca töreye sadık kalınarak ailenin adı çoğu kez devletin adı, kurucusunun dinsel tercihi de bu devletin hukuk normlarının ana çerçevesini belirlemiştir. Bu durum 29 Ekim 1923 yılına kadar sürmüş ve “Amasya Genelgesi”nin ruhuna uygun gerçekleşen Milli Mücadele'nin ardından Cumhuriyet'in ilanıyla son bulmuştur.
       Cumhuriyet, bilelim ki her şeyden önce bir “Aydınlanma Projesidir.” O zaman diyeceksiniz ki aydınlanma nedir? Aydınlanma en basit deyişle “Aklı inançtan, bilimi dinden ayrıt edebilme becerisidir.” Bu düşünce, temelleri “Helen Kültürü”ne dayanır. Ama “İslam Uygarlığı”nın “Bağdat Potası” dediğimiz laboratuarında büyür. Işığı, karanlıklar içersinde yüzen Avrupa'yı aydınlatır. Ne yazık ki aydınlanan ve sanayi toplumuna dönüşüp sömürge peşine düşen batılılar tarafından söndürülür.
       Suudi kıralı Abdullah'ın dedesi der ki “İslam dünyasında 1,5 devlet vardır; biri 'Türkiye' diğeri de 'İran'dır.”
       Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni önce coğrafyasında parmakla gösterilen ülke yapan, sonrada dünyada “dostuna güven veren, düşmanına korku salan” bir ülke konumuna getirecek tek gerçek bilelim ki M. Kemal Atatürk'ün “En büyük eserim” dediği Cumhuriyet'in kuruluş felsefesine uygun yönetilmesidir. Ve ben derim ki bedeli ne olursa olsun Cumhuriyetimizi gerçek demokrasinin ikliminde soluklandırma kararlığımızdan ödün vermeyelim.
       Şimdi de diyeceksiniz o zaman demokrasi ne? Ona bakalım. Demokrasi genelde eksik ve eksik olduğu için de yanlış olarak "herkesin kendi kendini yönetmesi" veya "çoğunluğun yönetimi" olarak tanımlanır. Her ikisinin de demokrasiyle yakından ve uzaktan bir ilgisi yoktur. Artı bilelim ki demokrasi deliler koğuşunun yaşam tarzı değil ki, herkes kendi kendini yönetsin. Tam tersine demokrasi, kuralların inceldiği, ilişkilerin giriftleşip hassaslaştığı, ama ödünsüz uygulandığı bir anlayıştır.
       Demokrasi ancak, ülke hakkında önerdikleri çözümler ile azınlıkta kalanların, çoğunluk haline gelebilme hakkının saklı tutulduğu bir çoğunluk yönetimidir. Bir başka deyişle demokrasi, mevcut yönetimle ülke çözümleri hakkında aynı düşüncelerde olmayanların, bu düşüncelerini açıklama ve yayma haklarının bulunduğu bir yönetim anlayışıdır. Yalnız bu yaklaşım bizi asla yanlışa götürmemeli ve dinsel söylemler ile yola çıkanların gözünde demokrasinin bir amaç değil, bir araç olduğu gerçeği asla gözden uzak tutulmamalıdır.
       İnsanlık, özellikle batı uygarlığının öncülüğünde, çok kan ve gözyaşı dökerek demokrasi gerçeğine ulaşmıştır. Bu arayışın altında hiç kuşkusuz bireyin temel hak ve özgürlükleri yatmaktadır. Eğer bireyin hak ve özgürlükleri güvence altında ise, ancak o zaman iktidara ters düşen düşünceler savunulabilir, alternatif çözümler üretilebilir. Ancak, hiçbir düşünce ve siyasal özgürlük demokrasiyi yozlaştırma, yok etme ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerini değiştirme doğrultusunda "Hak veya Özgürlük" konumuna gelmemelidir.* Herkes bilsin ki gelirse, tekrar başladığımız yere geri döneriz.
       Peki, o zaman cumhuriyet nedir? Cumhuriyet başlığa koyduğumuz iki kelimenin anlamıdır:
       “KİMSESİZLERİN KİMSESİDİR.”
       *Temel hak ve özgürlükler bağlamında en çok istismar edilen konulurdan biri "Halkların kaderini tayin hakkına yer veren anlayıştır. Bu anlayış ülkemizde de genelde birçok kişiyi rahatsız ediyor. Aslında yurtseverler için son derece saygıdeğer bir endişe... Fakat gerçekçi değil. Çünkü "halkların kendi kaderini tayin hakkı", etnik grupları kapsamaz! Tamamen "sömürgeciliğin tasfiyesi" ile ilgili bir kavramdır.
       Ana ülkeyle hiçbir eşit hakka sahip olmayan, istila edilerek egemenlik kurulmuş bir "sömürge"nin halkı bu hakkı ileri sürebilir. Ama "Kendi kaderini tayin hakkı, çok uzun süre birlikte ve aynı hukuki statüde yaşamış olan 'ulus devlet'in vatandaşlarını etnik gruplara bölmek için kullanılamaz!" Asıl bu kendi kaderini tayin hakkını etnik grupların yararlanabileceği bir kuralmış gibi görmek de bölücü iddialara istemeden de olsa dolaylı destek etkisi yaratır.