KADINIMIZIN SEYİR DEFTERİ (2)

Hüseyin Sarı

     Geçtiğimiz hafta gerek ülkemizde ve gerekse dünyada, farklı alanlarda ortaya çıkan onlarca olayın ve de olgunun tanıkları olduk. Ama biz nüfusumuz, toplumsal hafızamızın ve de üretkenliğimizin yarısı olan kadınımızın tarihi yolculuğunu, kaldığımız yerden yazmaya devem edeceğiz.
     XVI. Yüzyılda Osmanlı toprağından geçen Alman Protestan papaz Salomon Schuaigger anılarına; ...Türkler ülkelere, karıları da onlara hükmeder… diye, özel bir not düşmüştür. Aslında Türk kadınının kültürümüzde siyasetin içinde durması hemen her dönemde görülmüştür. Onun İslam coğrafyasına girdikten sonra statü kaybettikleri doğrudur. Zaman zaman sofradaki yerleri öküzümüzden sonra da gelse bu kayıp onların özünü aşındıramamıştır. Türk kadını toplumsal olaylara, kamu düzeninin işleyişine, siyasi olgulara her zaman sıcak bakmış ve yakın durmuştur. Örneğin Ortaasya’da Kağan’ın buyruğu eşinin de imzasıyla yürürlüğe girer, aksine bir durumda buyruğun gücü yarım sayılırdı.
     Selçuklularda durum biraz daha ileri gitmiş; Tuğrul Bey’in eşi Altıncan’nın, Alp Arslan’ın eşi Seferiye ile Melikşah’n eşi Terken Hatun’nun, kamunun sevk ve idaresine katkı yapmak için oluşturdukları divanları (Hükümet) vardı.
     Bu bağlamda unutmamamız gereken gerçek şudur; kadına karşı şiddet veya ayrımcı tavırlar dinin değil "CAHİLİYE DÖNEMİ”NİN günümüzdeki uzantılarıdır.
     Osmanlı döneminde kadının statüsünün iyileştirilmesi ve aile birliğinin tesisi konusunda bir dizi önlem alındı. Bunlar kesin çözüm olmamakla birlikte 1926 yılında çıkarılan "Medeni Kanun"un alt yapısını oluşturdu.
     Önlem alma konusunda ilk adım Kanunu Sultan Süleyman’dan gelmiştir. Onun çıkardığı ferman kadınla erkeğin evliliklerinin mutlaka kayda geçirilmesini şart koşmuştur. Bundan amaç da nesep ve miras konusunda ortaya çıkacak kargaşayı önlemektir.
     II. Mahmut döneminde bu iş biraz daha ileriye götürülmüş ve nikâh kıyma işi "Kadı"ya verilmiştir. “Kadı” Osmanlıda dini bir kurum değil yargının ve yürütmenin temsilcisidir. Bu dönemde Bolu Sancak Beyi’nin çıkarttığı emirde evliliğin oluşabilmesi için istenilen şartlar şunlardır:
     1- Nikâh hususunun tarafların rızasıyla yapılması,
     2- İzinname akçesinden başka hiç bir bedelin talep edilmemesi,
     3- Aktin iki tanık huzurunda yapılması,
     4- Damadın gelin tarafına mehir tesmiyesi ödemesi,
     5- Evlenme aktini yapacak kişilerin karşılıklı icap ve kabulü,
     6- Birbirlerine denk olmaları,
     7- Bekârdan 12, duldan 6 para izinname akçesi alınması,
     8- Rüsumat için 1 akçe alınması tembih edilmekte ve nikâh akdinin sicilâta kaydı şarttır.
     Bilindiği üzere kadına yönelik köklü değişikler Cumhuriyetle ile birlikte gündeme gelmiş; İsviçre Medeni Kanunu’ndan iktibas edilen 743 sayılı Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926’da TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Bundan iki ay kadar sonra yani 22 Nisan 1926’da da bu kez Türk Medeni Kanun’un devamı niteliğindeki Borçlar Kanunu da çıkarılmıştır.
     İsviçre Medeni Kanunu 1874–96 yılları arasında Almanya’da meydana getirilmiş ve 1912 yılından itibaren de İsviçre’de uygulamaya sokulmuştur.
     İsviçre Medeni Kanunu’nun Türkiye’de kabul edilişinden önce Japonya’da, kabul edilişinden sonra da Çin’de, Çin Medeni Kanunu’nun temelini oluşturmuştur.
     Adı geçen kanun Avrupa’da Roma Hukuku’nun, Cermen Hukuku’nun ve Tabii Haklar felsefesinin başarılı bir sentezi olarak kabul edilmiştir. Çok eleştirilen Türk Medeni Kanun’u aslında hâkimlere geniş bir takdir yetkisi vermiş ve zaman içersinde geliştirilerek 2002 yılında sonlanmıştır.
     Kadının bizim kültürümüzde kamusal hayata girişi 1843 yılındadır. Bu tarihte tıbbiyeye ebelik eğitimi almak üzere kadınlar kabul edilmiş ve her geçen yıl haklar geliştirilmiştir. En köklü değişim şüphesiz Cumhuriyetle olmuş ve Mustafa Kemal Atatürk Türk kadınına özel bir önem atfetmiştir.
     18 Nisan 1935’te İstanbul’da toplanan kongrede Atatürk, aralarında ünlü fizikçi Eve Curie’nin de bulunduğu birçok ülkeden gelmiş kadınlara şöyle seslendi: "Türk kadını, dünya kadınlığına elini vererek, barış ve güvenlik için çalışacak."
     1975’te Mexico City’de düzenlenen BM Birinci Kadın Konferansı sonuç bildirgesinde şöyle deniyordu:
     "Dünyada eşitlik, kalkınma ve barış, kadının konumunun güçlendirilmesinden geçiyor."
     Atatürk, Türkiye’si, kadının toplumun itici gücü, barışın güvencesi olduğu gerçeğini dünyadan 40 yıl önce görmüştü. Görmekle kalmamış, hayata geçirmişti. Bu bağlamda 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyarak; İngiltere’den 4, Fransa’dan 10, İtalya’dan 11, Yunanistan’dan 18, İsviçre’den 38, Portekiz’den 41 yıl önce kadını egemenliğin kaynağına dayanak yapmıştır. Buna rağmen Türk kadını gerek siyasette gerekse kamusal alanda istenilen noktaya yazık ki gelememiştir. Bugün için kamuda üst düzey yönetici olarak çalışanların oranı % 11’dir. Kamuda çalışan kadınlarımızın tamamı oranı ise % 30’dur. Bu sayı şeriat düzeni diye küçümsediğimiz İran’dan bile düşüktür. Milletvekili sayısı ise 1934’teli sayının altındadır.
     Sonuç olarak:
     Günümüz dünyasında 3,5 milyar kadın arasında eşitliği, ekonomik özgürlüğü ve bağımsızlığı yakalayan kadınlar neşe, ezilen, şiddete kurban giden, ekonomik güçlükler içindeki kadınlar çaresizlik içinde yaşam kavgası veriyorlar. Kadınların içinde bulunduğu durumu en iyi özetleyen rapor Dünya Ekonomik Forumu’ndan geldi. Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı raporda Türk kadınları genel olarak hemcinslerinin gerisinde kalarak 134 ülke arasında 126’ncı oldu. Bu sıralamada Mısır 125, Fas da 127. oldu. Ayrıca son yirmi yılda kadınlarımıza yönelik şiddet % 1400 artı. Bu utanç verici sonuçlar elbette bize yakışmıyor. O nedenle de ben derim ki:
     Hanımefendiler; tarih Türk’ü bir kez daha ateşle imtihan ediyor. Bu imtihandan sadece erkeklerimizin fedakârlığı ile geçemeyiz… Artık siz de elinizi taşın altına sokmak zorundasınız. Kaldı ki bu topraklar ve bu kültür ne zaman zorda kaldıysa kadınlarımız, seslerini daha gür çıkarmıştır
     Üç ay sonra seçimler var. Artık lütfen birazda kendinizin düşünün ve de gereğini yapın.