İSYAN GÜNLERİNDE BOLU

Hüseyin Sarı

M. Zekai Konrapanın Bolu Tarihinin ikinci cildinin el yazmalarından Milli Mücadele Yıllarında Bolu adını verdiğim yüksek lisans tezimi çalışırken haberdar olmuştum. Ancak varlığını öğrendiğim bu dokümana o günün koşullarında ulaşamadım. Ne var ki hep merak ettim. Milli Mücadele yıllarının en karanlık günlerinde Bolu Sultanisinde tarih öğretmeni olarak çalışan bir kişinin gözlemlerini okumak sağlıklı bilgilere ulaşmak yanında söylenenleri birinci elden teyit etmek benim için son derece keyifli olacaktı. Bu beklentimi yıllar sonra karşılayan Bolu Belediyesi Araştırma Merkezinin gayretli çalışmalarını son derece önemsiyor ve de emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum. Artık o kâbus dolu günlere tanıklık eden bir kişinin daha el yazmaları, araştırmacıların ilgilerine ve de bilgilerine sunulmuştur.Bu alkışlanacak bir olgudur.Ancak bu işi yapanlar bana göre iki noktada gereksiz bir işgüzarlığa girmişler. Onlar da kitabın adı, sunuş ve de önsözdeki bazı zorlamalardır. Eh bu kadar kusur kadı kızında da olur diyor ve onları yazanlara da teşekkürlerimi sunuyorum. Şimdi gelelim zorlamalara.Görüldüğü gibi anıların orijinal adı Hatıratı/ı Hayâtiyeden Mevkufiyet Zamanı yani Tutukluluk Günlerimin Anılarıdır. Bunu İsyan Günlerinde Bolu olarak çevrilmesi Bolu halkının duygularına karşı en azından haksızlık olmuştur. Benim bu bağlamda yazdıklarımı okuyanlar bilirler ki yukarıda sözünü ettiğim çalışmamın nihai hedefi isyanların ötesinde Bolu insanının özverilerini ortaya koymaktı. Çalışmam bu bağlamda başarılıda oldu.İkinciye gelince ifadeleri kaleme alanların tarihçi olmadıklarını göz önüne alırsak yorumlarını hoşgörüyle karşılamanın ötesinde kendilerine teşekkür borçlu olduğumuzun altını bir kez daha çizmek isterim. Ancak unutmayalım ki tarih genelde kazananların rotasını referans alır.Konrapanın anılarını ihtiva eden kitabın içeriğine gelince:En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim kelimenin tam anlamıyla dağ fare doğurmuş. Ömrünü Cumhuriyetin denizinde saltanatın kayığı ile dolaşarak geçirmiş bu muhterem, tarih hocası olmuş ama yazık ki tarihi olayları okuma becerisinden hiç nasibini almamış. Yazdıkları benim bilgi dağarcığıma katkı yapmadı. O günlere tanıklık etmiş kişilerin anılarına ve de dönemin yazılı kaynaklarına dayandırarak kaleme aldığım kitabıma sadece iki tane dipnot vermekten öteye geçmedi. Ama kabul edelim ki günümüzde ulaştığımız bilgi ve de bilinç düzeyi ile o günüleri yargılamakta tarih biliminin mantığı ile örtüşmez. O günün aktörlerini, o günün şartları içinde değerlendirmeliyiz. İşte o zaman göreceğiz ki bazı şeyler yerli yerine daha sıkıntısız oturacaktır.Kitabın en dikkat çekici yanı farklı bir kaynaktan elde edilmiş olan telgraflardır. Görüldüğü gibi Milli Mücadelenin amacını kavrayamayanların teati ettiği telgraflar ayrı bir bölüm olarak kitapta yer almış. Bunlar sadece Bolu/Düzce bölgesindekiler. Ama bilelim ki Anadolunun hemen her bölgesinde benzeri olaylar yaşandı. İmparatorluktan ulus devlete geçişte yaşanan bu olaylar, yaşanması gereken olaylardır. Kaldı ki Osmanlı artık siyasi ömrünü tamamlamıştı. Bir silkinişe başka bir deyişle yeni oluşuma ihtiyaç vardı. Halk fakr/ü zaruret içinde çaresizdi. O günün Bolusunda da Anadolunun her yerinde olduğu gibi/ sosyal hayat da hiç iç açıcı değildir. Nasıl yani derseniz Onu da Ahmet Şerif Beye soralım derim. Ahmet Şerif Bey 1913 yılında Tanîn Gazetesinin muhabiri olarak Boluya gelmiş, resmi ve gayr/i resmi yollardan elde ettiği bilgileri gazetesinde yayınlamış. Yazdıklarından bazı satırbaşları şunlar: Bolu çok ihmal edilmiş ve zaman makinesinin dişlilerinde epeyce hırpalanmış... Şehir perişan. ... Lağımlar yer yer açıktan akıyor... Sadece perişan olan şehir değil... Evi de perişan ve yetimdir... Ancak içeriye girdiğinizde öylesine bir samimiyet hazinesi ve karakter buluyorsunuz ki bir aileyi değil, bir milleti bile yaşatmaya yeter...Esnaf dükkânının önüne bir mangal koymuş oyalanıyor. Başları hacı sarıklı esnaf oldukça iyi giyimlidir... Belediyenin varlığı ile yokluğu belli değildir. Sokaklar diz boyu çamurdur. Karanlığı 5/10 fener, ölü gözü gibi aydınlatır. Hiçbir sokağın süpürüldüğünü görmedim. Bu iş tabiata havale edilmiş.Belediye sağlık konusunda da acz içindedir. Boluda sağlık hiçte iç açıcı değildir. Sağlık konusunda başpehlivan Frengidir. Halk, frengiden korkmadığı gibi frengili olmayı da zaman zaman arzu ediyor... Çünkü bunu vergi vermemek ve askere gitmemek için gerekçe yapıyor. Hatta bazı aileler askerlik çağına gelmiş çocuklarını frengili kadınlarla birlikte olmaya teşvik bile ediyorlar... Hastanede yatan kimi kadınların yaş sınırı 15e kadar düşmüş...Evet, Tanin Gazetesinin muhabiri böyle diyor. Ve Ortaçağın kriterleriyle yaşamaya mahkûm edilmiş belde insanlarının Kurtuluş Mücadelesi arifesinde ikilem yaşamasına kızamaz, onların tamamını isyancı ilan edemezsiniz. Onlar durumu kavradıktan sonra ne yapmışlar biliyor musunuz Bilenler bilir ama bilmeyenler de İhsan İdikutun sözlerine kulak versin:Milli Mücadele yıllarında Boluda Binbaşı Nazım Beyin merkez komutanlığını yapan İhsan İdikut da İdeal komutanlarımızdan Nazım Bey isimli eserinde Bolular yaradılış itibariyle mert ve vefakâr insanlardır. Gayenin müstevli (istilacı) düşmanı memleketten atmak olduğunu anladıktan sonra, bunun tahakkuku için en çok fedakârlık gösteren, kan döken Bolulular olmuştur. Sanki bir zamanlar milli kuvvetlere karşı işledikleri günahların kefaretini ödemek ister gibi I. ve II. İnönü Harplerinde ve müteakip muharebelerde canlarını dişlerine takarak düşmana sonuna kadar dayanmışlar, sonunda da düşmanlarını yenmişlerdir. Komutanlarını, subaylarını candan sevmişler ve kendilerini de sevdirmişlerdir...