HAZIR BAŞBAKAN SÖYLEMİŞKEN!..

Hüseyin Sarı

    Başbakan Sayın Erdoğan, partisinin İl Başkanları toplantısında konuştu ve "Şu anda ana dilde eğitimi konuşanlara sesleniyorum. Kendi kurslarınızı açabilirsiniz ama bizden bir de ana dilde eğitimi beklerseniz, beklemeyin. Çünkü Türkiye’nin resmi dili Türkçedir…" dedi.
    Ben bunlar duyunca aklıma 29 04 2002 bu konu ile ilgili olarak yazdığım yazı geldi. Arşivimden buldum okudum. Hazır başbakan da söylemişken tam kıvamı dedim ve bir kez daha ilgilenenlerin bilgilerine sunmayı görev bildim.
    İşte o tarihteki sözlerim:
    Bu günlerimizi, büyük ölçüde 23 Nisan 1920’de hayata geçirdiğimiz TBMM’ye borçluyuz. Bu meclis tarihin kaydettiği en demokrat, en fedakâr, en kahraman ve de en hırçın meclisidir. Bu meclis, "Amasya Genelgesi"nin ruhuna sindirilen "milleti içine düştüğü durumdan, yine milletin kendi azim ve kararı kurtaracaktır" anlayışını kurumlaştıran; her türden müşkülatın sadece millete dayanarak çözülebileceğini de ispatlamış bir meclistir.
Bu meclise toplumun her kesitinden temsilci gelmiş, ancak herkes meramını Türkçe anlatmıştır. Kimsenin aklından "... Ben ana dilimle konuşacağım" diye bir düşünce de geçmemiştir. Bu ülkede herkes bilir ki, Anadolu’nun tapusunun Türklere kesildiği bin yıldan bu yana devletin dili, hep Türkçe olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, "ulus-devlet" anlayışına uygun olarak "Üniter" bir anlayışta yapılanmış ve üst kimlik olarak da "Türk" kimliğini benimsemiştir. Ne var ki buradaki "Türk" kavramı etnisiteden ziyade, siyasi bir oluşumu çağrıştırır. Burada Türklük kumaşın kendisi, diğer kültürler de bu kumaşın desenleridir.
    Avrupa Birliği’ne girmeyi amaçladığımız günden bu yana Batı, önümüze sürekli bubi tuzakları kuruyor. Bunların taşeronluğunu da maalesef, tarihi hep tersten okuyan bazı Kürtçü gruplar yapıyor.
    Son zamanlarda Kopenhag Kriterlerine vurgu yapan birçok kişi durmaksızın milletin hafızasını karıştırıyor. Bu arada Avrupa’dan gelen heyetler de birbirini izliyor. Bunların dillerinde hep “Kopenhag Kriterleri”nin -biraz da zorlanarak- genişletilmiş yorumları dolaşıyor. Örneğin; "ana dille eğitim" ve "azınlık hakları" bağlamında söylemler gündemi sıkça meşgul ediyor.
    Bilelim ki; Türkiye’nin geçmişten gelen geleneğinde etnik ayrılığa dayalı bir "azınlık" tanımı yoktur. Çünkü Anadolu kültürü emperial bir terbiyeden geçmiş ve olgunlaşmıştır. Bu kavram daha ziyade Batı dünyasının ürettiği bir açmazdır. Çünkü Avrupa’da çeşitli mezhepsel, dinsel, etnik ayrılıklar birbirinin üzerine çakışmış ve genel olarak da dinsel çatışmalarla azınlık çatışmaları birbiriyle adeta özdeş olmuştur.
    Avrupalıların, kendi tarihsel süreçlerine bakarak, Türkiye’deki durumu tanımlamaları çok zordur. Bu açıdan bakıldığında, Avrupalılara dönüp "Siz geçmişte dinsel ve etnik çatışmalar yüzünden öylesine acılar yaşadınız ki, başkalarından farklı olan insan gruplarını koruyup kollayabilmek için onları azınlık haline getirmekten başka çare bulamadınız. Oysa Türkiye’de böyle bir gelenek yok" demeli ve ayıplarını yüzlerine dosdoğru söylemeliyiz. Kaldı ki Avrupa’da insan gruplarının ötekilerden ayrılarak, azınlık haline getirilmesi; ırkçılığın ve ayrımcılığın önüne de geçememiştir. Fransa’daki Le Pen örneği bunun en somut kanıtıdır. (Şu sıralarda benzeri bir uygulamayı Romanlar üzerinde Sarkozy yapıyor.)
     Türkiye Cumhuriyeti, Fransız devriminden gelen "vatandaşlık" kavramını, büyük ölçüde kendi hukuk sistemine, mantığına ve geleneğine yerleştirerek kurumsallaştırmıştır.
    “Üniter Devlet” anlayışının prototipini oluşturan Fransa’da, Fransız Yüksek Mahkemesi’nin verdiği bir karar var. Mahkeme diyor ki:
    "Yahudilere, Yahudi oldukları için hiçbir hak tanınamaz. Ama Fransız vatandaşı olduğu için bütün haklar tanınır" Yani, yurttaş isen, vatandaş isen, zaten bütün haklardan yararlanıyorsun. Yurttaşlara, kültürel farklılıkları nedeniyle bir ek hak tanınması ya da ötekilerden ayırarak başka koruyucu haklar verilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
    Kürtçe eğitim ile ilgili tartışmalara da bu mantık çerçevesinde bakmalıyız. Her yurttaşın ana dilini konuşması, yazması, yayın yapması veya anadil eğitimi alması, bireysel özgürlük olarak algılandığında, buna kimsenin söyleyecek sözü olamaz, olmamalıdır da. Ancak "ana dille eğitim" dediğinizde, işin rengi değişir.
    Diyelim ki hukuk, kamu veya iktisat alanlarında ana dille eğitim verdiniz. Peki, bu formasyonu alan kişinin çalışma alanı kamu olacaksa -ki öyle olacak- bu kişi nasıl hizmet verecek?
    Resmi dili “Türkçe” olan devlet ile nasıl iletişim kuracak?
    Kuramayacak. 
    O zamanda kendisi için ya yeni kamusal alanlar talep edecek, ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilmesi teklif bile edilemeyen sembollerine ortak olmanın peşine düşecek. O da olmaz ise, devletini kurma hakkını kendinde görecek ve Anadolu insanını sonu gelmez acılara atacak eylemlerin tekrar peşine düşecektir. Eğer öyle bir hedefleri yoksa o zaman da aldıkları eğitimi ne yapacaklar? Bu işin taşeronları, ekranlarda boy gösterip gerdan kırarak verdikleri yumuşak başlı söylemler ile belki kendilerini kandırabilirler ama bu necip milleti asla!...
    Biz 8 yıl önce kandıramazlar demişiz ama açık oturumlara çıkan bir kısım zevata bakınca galiba biraz yüksek perdeden atmışız.
 

Yorumlar

Sayın hocam söyledikleriniz çok doğru, bu ülkenin vatandaşı kanunlar çerçevesinde eşit haklara sahipler. Birilerinin amaçları farklı...

   Eren