HALİFELİĞİN SEYİR DEFTERİ (3)

Hüseyin Sarı

       İki haftadır konumuz olan halifelik bahsinin bu haftaki bölümünde adı geçen kurumun Türk dünyasındaki seyrini ele alacağız.
       Bu bağlamdaki ilk tespitimiz atalarımızın halifeliğe yükledikleri anlamın Araplardan farklı olduğunun altını çizmek olacaktır.
       Peki, bu neden böyle oldu derseniz onu da hemen söyleyelim:
       Bir kere Türk kültüründe hiçbir hükümdar kendisini dini bir lider rolünde görmedi. Orta Asya'da özellikle durum böyledir. İslam coğrafyasına girildikten sonra da bu gelenek bozulmadı. Abbasi halifesinin iaşesini temin eden Tuğrul Bey, Halife Kaim b. Emrullah'ı memuru gibi algıladı. Bu anlayış İslam coğrafyasında devlet kuran diğer hükümdarlar için de değişmedi. Örneğin, Osmanlı padişahları da sadece İslam’a değil bütün dinlere karşı saygıda kusur etmediler. Ulemaya da aynı şekilde saygılı davrandılar. Ancak, her zaman rasyonellik ve örf onların kararlarına yön verdi, taban oluşturdu.
       Bilindiği üzere Mısır'ın fethinden sonra Memlukların dini ve siyasi törenlerini kutsayan halifenin, İstanbul'a getirilip yetkilerini bir merasimle Yavuz'a devrettiği masalı, ilk kez İsveç’in İstanbul konsolosu Baron d’Ohsson’un 1788’de yayınladığı "Tableau General de Empıre Ottaman" eserinde yer almış bir hayalin ürünüdür. Yavuz’un kişiliğinde üretilen halifelik ile ilgili bütün söylemlerin kaynağı işte bu eserde yer alan bilgilerdir.
       Osmanlı da saltanata, dolayısıyla siyasi otoriteye dinsel bir boyutun eklenmesi 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile olmuştur. Zira “I. Abdülhamit Dönemi”nde ilk defa halkı Müslüman olan bir eyaleti Ruslara bırakınca siyasi bir manevra ile bu eyaletin müftü, imam, kayyum gibi dinsel tandanslı kişilerin özlük hakları padişaha bağlanmıştır. Bundan amaç Rus Çar'ı ile siyasetin pratiğinde denge oluşturmaktır. Çünkü Osmanlı toprağındaki "Ortodoks" kilisesinin de özlük hakları Çar'a bağlıydı. Bu, siyasal konjektörün dayattığı bir zorunluluktu. Halifeliği Osmanlı'nın çeyiz odasından çıkartıp siyaseten güçlü noktaya taşımaya çalışan da II. Abdülhamit oldu. II. Abdülhamit “Zillüllah-ı fi arz” şeklinde kullandığı bu unvan ile Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi rolüne soyunmuş ve bu yaklaşımıyla da batıdan gelip, bir yandan Osmanlı’nın, diğer yandan da hanedanın temellerini aşındıran ulusalcı akımlara karşı korunmayı amaçlamıştır.
       Tarihimizde hilafetin en yoğun siyasete alet edildiği dönem Milli Mücadele yıllarında olmuş; Dürrüzade Abdullah Efendi’nin fetvalarıyla Kuvvacılar din ve devlet düşmanı, Yunan ordusu da halife ordusu ilan edilmiştir.
       Halifelik 3 Mart 1924 yılında resmen kaldırıldı. Ama bazı kişilerde bu kurumun sempatisi devam etti ve zamanla halifelik, "İslamî Devlet" anlayışının peşinde koşanların sığınağı oldu. Belirli yaşta olanlar hatırlayacaktır; yıllarca Almanya'da “Karases” olarak anılan Cemalettin Kaplan, bu ülkenin kapalı spor salonlarında "Halife Devleti" bile kurdu. Hatta kurmakla kalmayıp Türkiye'yi "dar-ül harp" ilan etti.
       Sonuç olarak dini siyasallaştırmanın bir aracı haline getirilen “hilafet” anlayışı akıl almaz sıkıntıları da beraberinde getirdi. Getirdi zira halifelerin siyasi iktidarı kontrol etmeleri ve her şeyi din bağlamında çözme çabaları, çözümlerden hoşnut kalmayan veya beklediğini bulamayanların husumetini çekti. Hatta sadece çekmekle kalmadı aynı zamanda bir kısmını da muhalefete itti. Bunlarda doğal olarak problemlerini dini söylemlerle ifade ederek iktidar mücadelelerine girince, devlet başkanı konumundaki halifeler de kendilerini ya değişik entrikaların içinde buldular veya iktidarlarına yönelen tehditleri kırabilmek için bizzat kendileri türlü entrikalar çevirerek ayakta durmaya çalıştılar. Bu mücadelelerden sonuç olarak birçok siyasi cinayet ortaya çıktı ve halifelerin çoğu hayatlarını ölüm döşeğinde tamamlamaktan mahrum kaldılar. Örneğin:
       Hz.Ömer, Ebu‘l Firuz tarafından, Hz. Osman ise, Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’in adamları tarafından öldürüldü. Hz. Ali’nin ölümü Mülcemoğlu‘nun zehirli kılıcı ile oldu. Mervan’ı cariyeleri, yatakta yüzüne elbise bastırarak, boğdular. Halife Süleyman’ın ölümü de ecel yatağında olmadı.
       Abdülaziz oğlu Ömer, zehirlenerek, II. Velid, şaraba düşkünlüğü bahane edilerek siyasi rakipleri tarafından öldürüldü.
       Bunca ölümden sonra halifelik Abbasilere geçti ve Abbasiler zamanında da benzeri olaylar devam edip gitti.
       İlk bakışta akla şöyle bir soru geliyor: Neden İsa’nın havarileri öldürülmedi de, İslam dünyasında bu kadar çok halife öldürüldü?
       İslam ve Hıristiyan dinleri arasında bir fark mı vardı?
       Konuya bu açıdan bakılırsa epey kafa karıştırıcı teoriler öne sürülebilir. Oysa halifelerin öldürülmesinin nedeni özde dinle bağlantılı değildir. Bunların hemen hepsi politik gücü ele geçirmenin veya elde tutmanın mücadelesini yaparlarken öldürülmüşlerdir. Siyasallaştırılan bir dinin en çok zararı bu işin aktörlerine verdiği tarihi bir realitedir. Kaldı ki, İsa Peygamber çarmıha gerilmiş bir kurbandı ve havarileri de saklanmak zorunda olan yandaşlardı. Onlar toplumdan sürgün edilmiş suçlular gibi görülüyorlardı. Oysa Hz. Muhammed öldüğü zaman geride büyük bir egemenlik gücü bırakmıştı. Bu egemenlik içindeki iktidar mücadelesi de hemen her zaman, her yerde görüldüğü gibi politik cinayetleri doğurdu.
       Kısacası din üzerinden politika yapmak tehlikeli bir iş. Bu anlayış kardeşi kardeşe, babayı oğula, talibi pirine, müridi şeyhine düşüren kanlı bir oyun. Halifeler bile kendilerini politikanın trajik kaderinden koruyamamışlardır. Bundan kurtulmanın yolu da katılımcı, parlamenter, demokratik bir sistemi bütün kurum ve kuruluşlarıyla işletmek; devletin işleyişini halkın iradesine vermek, yani devleti beşerileştirmektir.