EVREN PAŞA’NIN SUÇU NE?

Hüseyin Sarı

     Savcı “12 Eylül Darbesi”ni yapan Evren Paşa ile Tahsin Şahinkaya’nın ifadelerini aldı.

     Bir ayağı çukurda olan iki yaşlı general, savcı kendilerini aradığında herhalde, 31 yıl öncesine gidip yaşanan olayları bir kez daha kare kare taramışlardır.

     Bende taradım. Zira 12 Eylül 1980 yılı öncesinde yaşanan olayları unutmam mümkün değil. O tarihler de Bolu Eğitim Enstitüsü’nde çalışıyordum. Size sadece sınıfların oturma düzeninden söz edeceğim.

     Her sınıfta sıralar duvar kenarında, ortada ve cam kıyısında olmak üzere sıralanmıştı. Öğretmen olacak gençlerin bir kısmı cam kenarında diğer kısmı da duvar kenarında üçer kişi oturuyordu. Ortadaki sıralar boştu. Ortaokulda sıra arkadaşı olan Meftun ile Muharrem’i, Bolu Eğitim Enstitüsü’nün futbol takımında yan yana oynatamadık. Oynadıklarında da birbirlerine pas atmadılar.

     Demek istediğim şu; memlekette hemen her alanda ikiz kadrolar oluşmuş, şehirler, mahalleler hatta sokaklar bölünmüş ve aile fertleri okula giden çocuklarının akşam eve sağlam dönüp dönmeyeceğinden endişe eder hale gelmişti. Akşam haberlerinin ana temasını da sokak çatışmaları ve hayatlarını kaybeden gençlerin adları oluştururdu.

     Menderes’in “Vatan Cephesi” adı altında başlattığı “benden-senden” anlayışı Demirel’in kurumsallaştırdığı “Milliyetçi Cephe” gerçeği sonuçta ortaya sivillerin içinden çıkamadığı bir kamu düzeni yaratmıştı.

     TBMM uzun süre cumhurbaşkanını seçemediği gibi oyların bazıları da Zeki Müren, Bülent Ersoy gibi alakasız kişilere çıkmaya başlamıştı. 

     Bu arada sivil otorite iflas etmiş, can ve mal güvenliği ortadan kalkmıştı. Kısaca İhtilali meşru kılacak şartlar tamamlanmıştı.

     Sonra ne oldu? Tabii ki askeri darbe: 

     Her zaman söylemişimdir; Askeri darbeler çözüm değil. Çünkü bana göre en kötü açık rejim, en iyi kapalı rejimden daha iyidir. Zira kapalı rejimlerde halkın sadece iniltisi duyulur ona da kimse kulak vermez.

     Nitekim 12 Eylül darbesinde de öyle oldu. … Hadi artık gelsinler… diye beklenenler geldiler ve halkın %98’i de onları 1982 Anayasası’nın oylanması vesilesiyle meşrulaştırdı. 

     Peki, sonra ne oldu? Memleket açık hava hapishanesine döndü.

     Şimdi o günlerin ürünü olanlar o günlerin sorumlularından hesap soruyorlar. Devlet yetkisi kullananlar gerektiğinde hesap vereceğini de bilen insanlardır. Elbette verecekler. Ve Evren Paşa da Şahinkaya Paşa da savcıya verdikleri ifadelerinde diyorlar ki; “Aynı şartlar olursa yine yaparız” Amenna… Yerden göğe kadar haklılar. Amma! ya ondan sonrası? İşte ondan sonrası “Yandı gülüm keten helvası.” Zaten problemler de orada başlıyor. 

     Şimdi sizler haklı olarak diyeceksiniz ki “İyi güzel de ortamı hazırlayan sivil otoritenin hiç mi suçu yok?”

     Ona da siz karar verin. Ama ben kararınıza katkı olması dileğiyle Nasrettin Hoca’nın malum fıkrasını ilgi ve de bilgilerinize sunacağım.

     Bir gün Hoca’nın evine hırsız girmiş, yükte hafif, pahada ağır ne var, ne yok alıp gitmiş. Hoca’nın çığlıklarına komşuları yetişmiş, bir de ne görsünler pencere açık ve ev peri-perişan. Hepsi birden hocayı suçlamaya başlamışlar ve pencereyi açık bıraktığı için hırsıza yol gösterdiğini söyleyip kızmışlar.

     Hoca uzun süren eleştirilere dayanamamış ve o tarihi lafını söylemiş:

     - Bre komşular, tamam ben pencereyi açık bıraktım suçluyum, yahu her şeyimi alıp götüren hırsızın hiç mi suçu, günahı yok?..