DEVLET HALKA SORULARAK DEĞİL, HESAP VERİLEREK YÖNETİLİR

Hüseyin Sarı

Dünya artık bildiğimiz dünya değil. Her şey öylesine hızlı değişiyor ki edilgen konumda durup izlemek bile insanın başını döndürüyor. Ve bu arada siyasetten ekonomiye hemen her şey yeniden yapılandırılıyor. Tabii bu arada piyasaya “bende varım” diyen, siyasi aktörler ve yeni oluşumlar da çıkıyor. Zannederim bunların başında da biz geliyoruz ve yıllarca bölgeyi soyup soğana çevirenlerin artık her istediğine boyun eğmeyeceğimizi dosta düşmana hissettiriyoruz.
Bence iyide yapıyoruz. Hatta geç bile kaldık. Ama yeterince “nakdimiz” ve de “kredimiz” var mı? Merak etmiyor da değilim:
Bu köşenin müdavimleri bilirler; benim nakitten kastım ordu, krediden kastım da siyaset, yani dış politikanın ince ayar denklemleridir. Umarım her ikisinin de sıkletleri bizi hedefe götürmeye yeter ağırlıktadır. Fakat ben yine de derim ki evinin içini düzenlemede sıkıntıları olan devletlerin, gerek bölgelerine gerekse dünyaya düzen verme girişimleri çoğu kez hüsranla bitmiştir. O nedenle de bu konuda karar verme konumunda olanlar tarihi doğru okumalıdırlar.
Hatta okuma işini Sayın Başbakan’a bırakmamalıdırlar. Zira tarih onu yoruyor.
Neden derseniz? Diyeceğim odur ki Sayın Erdoğan tarihin işine gelen sayfalarını, üstelikte işine geldiği biçimde okuyor. Sözgelişi Osmanlının ihtişamlı dönemine büyük bir coşkuyla sahip çıkıyor ama olaya bütünlük içinde bakamadığı için duraklama ve çöküş dönemlerini görmezden geliyor.
Cumhuriyetin başarılarını ise ne yazık ki es geçiyor. Hatta es geçmekle kalmıyor, aşağılıyor.
Bu bakış açısı sakattır. Geçmişin doğruları da bizim yanlışları da… Deli İbrahim’de bizim Fatih Sultan Mehmet de bizim. M. Kemal Atatürk’te bizim, Erbakan Hoca’da bizim. Gelecekte R.Tayyip Erdoğan’da bizim olacak. Unutmayalım ki başarıyı yanlışlarının farkına varan, bir başka deyişle, tarihi doğru okuyan toplumlar yakalarlar.
Ama Sayın başbakan 2002’den öncesinde yürütülen dış politikayı bir çırpıda yok sayıyor ve de mimarlarını “monşerler” diyerek, aşağılıyor. Bu köktenci yaklaşım bilelim ki kökten yanlıştır. Sahibine de hayır getirmez.
Peki, neden yanlış derseniz?
O zaman ben de size sorarım:
Atatürk’ün Milli Mücadele yıllarında Batı Emperyalistleri ile Bolşevik Rusya’yı siyaset terazisinin iki ayrı kefesine koyup cepheyi daraltmasının neresi yanlıştı.
İsmet Paşa’nın II. Dünya Savaşı batağına ülkemizi sokmaması doğrultusunda izlediği politikanın neresi yanlıştı?
Menderes Hükümeti’nin Kıbrıs probleminin halli noktasında imzaladığı Zürih ve Londra Antlaşmaları’nın neresi yanlış?
Eğer onlar Türkiye’nin “Garantör Devlet olma hakkını o antlaşmalara koymasaydı, 1974 Ecevit Hükümeti Kıbrıs’a çıkma kararını zor alırdı. Tabii bu arada Özal’ın AB’ne tam üye konusundaki iradesini de unutmamak lazım.
Örnekleri uzatabiliriz. Ama demek istediğim şudur; hem iç politika bağlamında köklerinin Menderes olduğunu söyleyecek hem de onun tercihlerini yok sayacaksın. Bu paradokstur ve kişiyi inandırıcı olmaktan uzaklaştırır.
Biz geçmişimizin ürünüyüz. Atalarımızın yaptıkları veya yapamadıkları bu günlerimizi belirledi. Torunlarımızın yaşam standartlarını da bizim başarı veya başarısızlıklarımız belirleyecektir. O nedenle de AKP hükümetinin başarılı olması en içten dileğimdir. Ancak bu noktada söylemek istediğim iki şey olacak
Birincisi tarihi bir olgudan süzülüp gelen mesajın tamamı okunmadan fikir sahibi olunmaz. Eğer siz bir gerçeğin işine gelen yanını alır diğer parçalarını görmezden gelirseniz biliniz ki sıkıntı, yaşamınızda kaçınılmaz olur. Yani siz Tevrat’ı referans alarak “öldürmeyeceksiniz” der, diğerlerini görmezden gelebilirsiniz. Ama öyle davranırsanız bir başkası da size yine aynı kaynağı ilgi tutarak “ama çalmayacak veya yalan söylemeyeceksin” diye ifade edilen başka ilkeleri de hatırlatıverir.
İkincisi de “halka sorularak devlet yönetilmez. Ama halka hesap verilir. Bu ilkeyi hayata geçirenlerden devlet adamı, işin hamasetini yapanlardan da politikacı olur.
Şimdi diyebilirsiniz ki politikacı ile devlet adamının farkı ne? Politikacı yaşarken bilinir, devlet adamı öldükten sonra anılır.