DANANIN KUYRUĞU “ANADİL EĞİTİMİYLE” Mİ KOPACAK

Hüseyin Sarı

     Son günlerde biz açılıp saçıldıkça terör örgütü de hedef büyüttü. Hatta konsept değiştirdi ve gözde birliklerimize saldırmaya başladı. Amaç tekrar başa dönüp kurtarılmış bölgeler yaratmak. Tabii bu arada “kerameti kendinden menkul” bazı kürt sözcülerde tarihi dolaysıyla söylemlerini çarpıtarak bu başkaldırının nihai hedefinde bölünme değil, “Ana dille eğitim” talebi yatıyor demeye başladılar.
     Sonunda söyleyeceğimizi işin başında söyleyelim. Ve de bilelim ki resmiyette devletin kaç dili varsa o devletten bir o kadar devlet doğacak demektir. Örnek mi istiyorsunuz? İşte Çekoslovakya işte Yugoslavya yani ne kadar dil o kadar devlet. Ama bunlar kulaklarını tersten gösterip akıllarınca milleti aldattıklarını zannediyorlar. Mademki demokrasinin peşindeler -ki öyle olsaydılar önce ağaya, aşirete, şeyhe ve de şıha baş kaldırırlardı- o zaman ayrılmayı halkoyuna sunalım, bakın baklalım kaç tane kürt kökenli vatandaşımız batıdan ayrılıp ata toprağına geri dönecek görelim.
     Şimdi diyebilirsiniz ki gerçekten böyle mi oluyor. İnanmıyorsanız araştırınız.
     Şimdi gelelim işin özüne:
     Bilelim ki bizler varlığımızı, büyük ölçüde 23 Nisan 1920’de hayata geçirdiğimiz TBMM’ye borçluyuz. Bu meclise toplumun her kesitinden temsilci gelmiş, ancak herkes meramını Türkçe anlatmıştır. Kimsenin aklından "... ben ana dilimle konuşacağım" diye bir düşünce de geçmemiştir. Üstelik herkes bilir ki, Anadolu’nun tapusunun Türklere kesildiği bin yıldan bu yana devletin dili, hep Türkçe olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, "ulus-devlet" anlayışına uygun olarak "üniter" bir anlayışta yapılanmış ve üst kimlik olarak da "Türk" kimliğini benimsemiştir. Ne var ki buradaki "Türk" kavramı etnisiteden ziyade, siyasi bir oluşumu çağrıştırır. Burada Türklük kumaşın kendisi, diğer kültürler de bu kumaşın desenleridir. Daha açık söyleyelim ki tarihte “Türk” adıyla anılan bir ırk ararsanız enerjinizi boşa harcamış olursunuz. Geniş bir coğrafyada hayat bulan ve de Türkçe konuşan boyların birine “Türk” dediğinizde Türk dünyasına kötülük etmiş olursunuz.
     Peki, neden derseniz? O zaman bende size “Uygurları, Kumanları, Özbekleri Azerileri… nereye koyacaksınız?” diye sorarım. Türklük kavramını Nehir ve onun kolları gibi de düşünebilirsiniz. Veya derelerin, çayların ve nehirlerin beslediği bir göl gibide düşünebilirsiniz. Gölü besleyen her akarsuyun bir adı vardır. Ama gölün adı hepsini betimler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran siyasi topluluğu da bu mantıkla düşünmek gerekir.
     Avrupa Birliği’ne girmeyi amaçladığımız günden bu yana Batı, önümüze sürekli bubi tuzakları kuruyor. Bunların taşeronluğunu da maalesef, tarihi hep tersten okuyan bazı Kürtçü gruplar yapıyor. Bu arada “Kopenhag Kriterleri”ni -biraz da zorlanarak- "ana dille eğitim" ve "azınlık hakları" bağlamında söylemler geliştirip piyasaya sürüyorlar..
     Bilelim ki; Türkiye’nin geçmişten gelen geleneğinde etnik ayrılığa dayalı bir "azınlık" tanımı yoktur. Çünkü Anadolu kültürü emperial bir terbiyeden geçmiş ve olgunlaşmıştır. Bu kavram daha ziyade Batı dünyasının ürettiği bir açmazdır. Çünkü Avrupa’da çeşitli mezhepsel ve dinsel ayrılıklar ile etnik ayrılıklar birbirinin üzerine çakışmış ve genel olarak da dinsel çatışmalarla azınlık çatışmaları aşağı yukarı birbiriyle özdeş olmuştur. Avrupalıların, kendi tarihsel süreçlerine bakarak, Türkiye’deki durumu tanımlamaları çok zordur. Bu açıdan bakıldığında, Avrupalılara dönüp "Siz geçmişte dinsel ve etnik çatışmalar yüzünden öylesine acılar yaşadınız ki, başkalarından farklı olan insan gruplarını koruyup kollayabilmek için onları azınlık haline getirmekten başka çare bulamadınız. Oysa Türkiye’de böyle bir gelenek yok" demeli ve ayıplarını yüzlerine dosdoğru söylemeliyiz.
     Türkiye Cumhuriyeti, Fransız devriminden gelen "vatandaşlık" kavramını, büyük ölçüde kendi hukuk sistemine, mantığına ve geleneğine yerleştirerek kurumsallaştırmıştır.
     “Üniter Devlet” anlayışının prototipini oluşturan Fransa’da, Fransız Yüksek Mahkemesi’nin verdiği bir karar var. Orada diyor ki, "Yahudilere, Yahudi oldukları için hiçbir hak tanınamaz. Ama Fransız vatandaşı olduğu için bütün haklar tanınır" Yani, yurttaş isen, vatandaş isen, zaten bütün haklardan yararlanıyorsun. Yurttaşlara, kültürel farklılıkları nedeniyle bir ek hak tanınması ya da ötekilerden ayırarak başka koruyucu haklar verilmesi bizim devlet anlayışımızda eşyanın tabiatına aykırıdır.
     Ana dille kürtçe eğitim ile ilgili tartışmalara da bu mantık çerçevesinde bakmalıyız. Her yurttaşın ana dilini konuşması, yazması, yayın yapması veya anadil eğitimi alması, bireysel özgürlük olarak algılandığında, buna kimsenin söyleyecek sözü olamaz, olmamalıdır da… Ancak "ana dille eğitim" dediğinizde, yukarıda da vurguladığım gibi, işin rengi değişir. 
     Diyelim ki hukuk, kamu veya iktisat alanlarında ana dille eğitim verdiniz. Peki, bu formasyonu alan kişinin çalışma alanı kamu olacaksa ki öyle olacak- bu kişi nasıl hizmet verecek? Resmi dili Türkçe olan devlet ile nasıl iletişim kuracak? Kuramayacak. O zamanda kendisi için ya yeni kamusal alanlar talep edecek, ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilmesi teklif bile edilemeyen sembollerine ortak olmanın peşine düşecek. O da olmaz ise, devletini kurma hakkını kendinde görecek ve Anadolu insanını sonu gelmez acılara atacak eylemlerin tekrar peşine düşecektir. Eğer öyle bir hedefleri yoksa o zaman da aldıkları eğitimi ne yapacaklar? Bu işin taşeronları, ekranlarda boy gösterip gerdan kırarak verdikleri yumuşak başlı söylemler ile belki kendilerini kandırabilirler ama bu necip milleti asla!...