ÇILGIN PROJELER

Hüseyin Sarı

     Öncelikle proje nedir? Sorusunu cevaplayalım, sonrada çılgınlığına bakalım. Türk Dil Kurumu sözlüğünün tespitine göre proje; değişik alanlarda önceden plan ve programa alınmış, maliyeti hesaplanmış, kurum ve kuruluşların yönetim organları tarafından onaylanmış, kısa ve uzun vadeye bağlanarak özel kurum veya devlet adına gerçekleştirilmesi kabul edilmiş bilimsel çalışma tasarısıdır.
     Sayın başbakanın alayı vala ile takdim ettiği çılgın proje; her ne kadar bazılarına göre kaçırdığı gündemi tekrar ele geçirmek, bazılarına göre farkını fark ettirmek ve bazılarına göre de yakın çevresine rant devşirmek için ortaya koyduğu bir proje olarak değerlendirilse de bu yaklaşım pratikte henüz proje olma özelliğini taşımıyor.
     Sayın Kadir Topbaş’ın ifadesiyle, Kanuni Sultan Süleyman’ın doğum günü açıklanan bu proje, demek ki henüz düşünce aşamasında bir hayal. Ancak orijinal de değil. Basında yer alan bilgilere bakılırsa Rahmetli Bülent Ecevit’te benzeri bir düşünceyi 1994 yılında seslendirmiş.
     Şimdi biz burada duralım ve böylesine devasa bir hayalin proje olması için, Montrö Anlaşması’nı da ilgi tutarak; siyaset bilimcinden çevre bilimcisine, ekonomistinden yerbilimcisine kadar daha birçok alan uzmanının çok ciddi ev ödevi yapması gerektiğini öncelikle bilelim.
     Konu siyaseten değil de öncelikli ihtiyaç olarak gündeme gelirse, iktidarda hangi parti olursa olsun elbette gereği yapılacaktır, diyelim ve benzeri çılgınlıklara şöyle bir göz atalım.
     YÖK’ün, Dünya Bankası destekli Milli Eğitimi Geliştirme Projesi’nde çalıştığım yıllarda simülasyonlar yapan bir merkezi ziyarete gittiğimizde uzman kişiye “Peki biz Fırat Nehri’ni Konya Ovası’na akıtmak istersek akar mı?” diye, sormuş ve şu cevabı almıştım:
     “Sen paradan haber ver.”
     Bir başka çılgın projeyi de Vali Sayın Yener Rakıcıoğlu’ndan dinlemiştim. Sayın Rakıcıoğlu Sakarya Valiliği sırasında Karadeniz’i Marmara’ya bağlayacak olan yeni bir suyolunu şöyle özetlemişti:
     … Karasu’dan itibaren Sakarya Nehri’nin yatağı uygun hale getirilip Sapanca Gölü’ne bağlanacak. Tabii Göl’de İzmit Körfezi’ne… Böylece hem İstanbul Boğazı baypas edilecek hem de her türlü tasarrufu bizde olan teni bir suyolumuz olacak…
     Devlet Planlama Teşkilatı’nın da olumlu baktığı bu proje olur mu? Elbette olur sen paradan haber ver.
     Peki, karlı bir iş olur mu? Onun cevabı da alan uzmanlarının söyleyeceklerinde saklı, diyelim ve Rüstem Paşa’nın: tabiatın dengeleriyle oynanması halinde ne olur? Sorusuna verdiği cevapla bu haftaki yazımızı noktalayalım.
     Kanuni Sultan Süleyman’ın tek kızı Mihrimah Sultan’ın kocası olan Hırvat asıllı Rüstem Paşa kayınvalidesi Hürrem Sultan’la birlikte Osmanlı hanedanın doğal seleksiyonunu bozan ve de rüşveti yaygınlaştırıp iç çürümeyi başlatan kişilerden biridir.
     Rüstem Paşa’nın ayrıcalıklı bir özelliği de öngörü sahibi olmasıdır.
     Tarihçilerin düştükleri notlara bakarsak taa Romalılar döneminden itibaren İstanbul her zaman su sıkıntısı çeken bir kent olmuştur. İşte su sıkıntısı “Kanuni Dönemi”nde de hissedilmeye başlayınca Hünkâr vezirini çağırır ve ona; Trakya Bölgesi’ndeki derelerin ve de göletlerin toparlanıp İstanbul’a akıtılmasını söyler.
     Rüstem Paşa, “ Çevredeki suları İstanbul’a getirmek sıkıntıları daha da arttırır hünkârım.” der ve gerekçesini de şöyle açıklar:
     ... Küçük derelerin ve de göletlerin sularını toplar İstanbul’a akıtırsak bölge insanı zirai faaliyetlerini sürdüremez. Sürdüremeyince de sularının peşine düşer onlar da buralara göçerler...
     Yani vezir paşa diyordu ki arz talep dengelerini doğru kuralım. Politikalarımızın temelini arz oluştursun. Talep öne çıkarsa ipin ucu menfaatin eline geçer ki o zamanda “Kör tuttuğunu topal yakaladığını becerir.”