ANAYASANIN DİKENLERİ

Hüseyin Sarı

     Bilmem farkında mısınız? Ne zaman gündem rahatlasa anayasa değişikliği ile ilgili söylemler tartışmaya açılıyor. Ve açıla saçıla TÜSİAD sayesinde konuyu “değiştirilemez” hatta “değiştirilmesi bile teklif edilemez” maddelere kadar getirdik. Anayasa taslağı hazırlamayı kendine iş edinmiş ola TÜSİAD tabii “Atatürkçü Düşünce Sistemi”ne yapılan vurgularında anayasadan çıkarılması gerektiğini söylemeyi de ihmal etmedi.

     Anayasalar elbet de değişmez tanrı kelamları değildir. Kaldı ki insanoğlu onları bile kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmekte bir bahis görmemiştir. Ancak bizim anayasamızda Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli, demokratik, Laik, sosyal bir hukuk devleti olmasının kime ne zararı var? İşte onu anlamak zor diyelim ve bu hafta adı geçen kavramların çok kısa açılımlarını ilgilenenlerin ilgilerine sunalım istedik.

     Devletin milli olması ona hayat veren toplumun “millet” gerçeği üzerine oturması demektir. Millet olmak, insanoğlunun sosyolojik bağlamda gelişim sürecini şimdilik son durağıdır. Bu anlayış ırk veya ırkçılığa değil, doğrudan doğruya kültüre vurgu yapar. Yani dünü bir arada yaşayan insanların geleceği de bir arada yaşama arzusunu ifade eder.

     Devletin “demokratik” olması temel hak ve özgürlüklerin yaşanması için önkoşuldur. Ve bilelim ki demokrasiyi solumayan toplumlar soluyan ve yaşamlarını o atmosferin ortamında şekillendiren toplumlar için kolay av olurlar. İnanmazsanız iktidarları çizme veya sarığın belirlediği İslam coğrafyasına şöyle bir bakın.

     Baktıktan sonra bir düşünün ve şu soruyu kendinize sorun:
     Peki, bizim yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bunlardan farkı ne? Tek kelimeyle devletin “Laiklik anlayışını” bütün eksiklerine rağmen hayata geçirmesindedir. Laiklik kavramı özellikle de aydınlar arasında en çok istismar edilen dolayısıyla da yozlaştırılan kavramdır. Ama bilelim ki demokratik bir yaşamı sadece laikliği içselleştirmiş toplumlar hayata geçirirler.
O zaman diyeceksiniz ki laiklik nedir?

     Hemen söyleyelim; Laiklik “Aydınlanma Dönemi”nin bir ürünü olup asla ve asla dini ret etmez sadece alanını belirlemeyi hedefler. Bundan murat toplumda sivil alanları genişletip aklı özgürleştirip bilimselliğin önünü açmaktır. Bir başka deyişle aklı inançtan bilimi dinden ayırmaktır. Bu yaklaşım hem dinin hem de bilimin olmazsa olmazıdır. Unutmayalım ki bilimin ışığından yoksun bir din kör, dine sırtını dönen bir bilim topal olur.

     Gelelim Sosyal Devlet’e; istihdam yaratarak işsizliği kaldırmayı şiar edinmiş devlet demektir. Çalışanların haklarını ve onurunu koruyan; yoksulluğu sadaka dağıtarak değil, iş vererek ortadan kaldırmayı amaçlayan devlettir. Bunu gerçekleştirirken de müteşebbisin elini tutmayıp tam tersine onun önünü açan devlettir.

     Bütün bunları üst üste koyduğumuzda hukuka olan ihtiyaç kendiliğinden devreye girer. Çünkü aksi “Polis Devleti” olmaktır ki buda beraberinde keyfiliği yani körün tuttuğunu, topalın yakaladığını hallettiği ortamları doğurur.

     Şimdi gelelim değişmezlik meselesine. Şartlar olgunlaşınca devlet kurmak ansal bir gereklilik ve de zorunluluktur. Bir zorunlulukta devleti “ebed müddet” yani sonsuza kadar yaşatacak tedbirleri almaktır. Ve her kurucu irade bu tedbirleri alır hatta anayasasına bazı hükümleri değişmez maddeler halinde özenle yazar.

     Bu sadece bize özgü bir yaklaşım değildir. Söz gelişi İspanya ve Almanya başta olmak üzere birçok batılı ülkenin anayasalarında değişmez ve de değiştirilmesi teklif bile edilemez maddeler vardır. Ama kimsenin aklına onları değiştirmek gelmez.

     Öyleyse ne yapmalıyız? Yapacağımız iş çok basit; bu maddelerin beraberinde getirdiği değerleri evrensellik boyunda daha da derinleştirmek olmalıdır. Aksi durumda cumhuriyet kapalı rejimlerin standartlarına iner ki orada da halkın sadece iniltisi çıkar ona da kimse kulak vermez.