AH!.. NERDE O ESKİ BAYRAMLAR?

Hüseyin Sarı

        Konumuz bayram. Bazılarımız için bayramlarımız burukta geçse yine de bayramlar kişilerin kendine çeki düzen verdiği özel günlerdir. Ayrıca bayramlar, bir vicdan muhasebesini de beraberinde getirdiği için kırgınlıkların ortadan kaldırılmasına da vesile olan kutlu günlerdir. Bu nedenle bayramlar bir yandan sosyal dokuyu çerçöpten ayıklanırken diğer yandan da toplumun birlik ve dirliğini güçlendirir.
       Tabii bu söylediklerim bayramın özünü kavrayan ve kavramanın ötesinde gereğini yapan topluluklar için geçerlidir. Aksi halde bayramlar tatil günleri olarak algılanır ve bireyler dinlenmek için bayramı yaşamak yerine seyahati tercih ederler.
       Bugün ülkemizde de toplumun ağırlıklı bir bölümü bayram günlerinin önüne ve arkasına birkaç günde ekleyip kendini tatil beldelerine atıyor. Özellikle büyük kentlerde yaşayan ve de durumları müsait olanlar için bayramın anlamı budur. İşin garibi devlette trafiği rahatlatmak adına yolları ve köprüleri bedava yaparak bunları teşvik ediyor. Bana göre tam bir alaturka siyaset. Neden mi? Nedeni şu; yolları bedava yapıyorsun, iyi güzelde yakıta ödediğin bedeli ne yapacaksın?
       Bu paradoksu her düşündüğümde aklıma Nasrettin Hoca’nın kızıyla olan düğün macerası gelir ve gayr-i ihtiyari gülümserim. Bilenler bilir ama bilmeyenler için anlatalım ve bu vesileyle hem bayramı güler yüzlü karşılayalım hem de Hoca Nasrettin’in ruhunu da şad edelim.
       Anadolu’nun kıtlık yıllarıdır. Timur’un askerlerinin Anadolu’da terör estirdiği yıllardır. Ve bir gün hoca kızıyla birlikte bir düğün davetine gider. Sofralar kurulur yenip içilmeye başlanır ki Hoca kızının kulağına eğilir ve yavaşça:
       “ … Kızım karnını iyice doyur. Biliyorsun evde ekmek yok, erzak yok. Hiç olmazsa birkaç gün idare edelim…”
       Zaten açlıktan bitap düşmüş kız var gücüyle sofraya çöker ve yer içer. Bu arada sofra faslı bitmiş sıra horana gelmiştir. Herkesle birlikte hocanın kızı da kalkar ve başlar tepinmeye. Tepindikçe bağırsaklarındaki gazda hareketlenir. Kız sıkışmıştır. Dayanamaz ve tam zurnanın zırt dediği yerde o da bombayı bırakır. Hoca hariç kimse olayın farkında değildir. Horan biter herkes yerine oturur. Hoca kızının kulağına bir kez daha eğilir ve der ki “Sesi sese uydurdun. Peki, kokuyu nereye koyacaksın?”
       Madem fıkra dedik gülümsedik. O zaman Temel ile Dursun’uda hatırlayıp gülümsemenin dozunu biraz daha arttıralım.
       Bir bayram namazından sonra, çoktandır görüşemeyen Temel ile Dursun yolda karşılaşmışlar, birbirlerinin bayramını kutlamışlar, Dursun demiş ki:
       “Ula Temel, seni rüyamda gördüm!”
       “Hayırdır inşallah, de bakalım nasıl gördün?”
       “Sen öldin, seni gömdüler, mezarında ot bitti, bizim Sarıkız geldi, otları yedi, sonra da ahıra gidip pisledi... Baktum, çok değişmişsun!”
       Temel, Dursun’un laf sokuşturduğunu anlamış:
       “Ula Dursun, ben de seni rüyamda gördüm, sen de ölmişsin, mezara koymuşlar, mezarının üstünde otlar bitmiş, geldi bizim Karakız yedi, oradan ahıra gidip pisledi... Baktum, hiç değişmemişsun!”
       Evet, biz her şeye rağmen geleneğe uyup “Ah!.. Nerde o eski bayramlar” diyelim ve de nice bayramları sevdiklerimizle birlikte idrak etmeyi yüce tanrımızdan herkes için dileyelim.