27 MAYIS GERÇEĞİNDEN GÜNÜMÜZE

Hüseyin Sarı

Adına ister devrim, ister ihtilal, isterseniz hükümet darbesi deyin ama bilin ki 27 Mayıs 1960 olgusu yakın tarihimizin çok önemli bir kırılma noktasıdır. O günlerin yanlış ve de doğru şablonları yazık ki günümüze kadar geldi.
Bundan 50 yıl önce “Olur mu böyle olur mu, / Kardeş kardeşi vurur mu?...” diye her yerde terennüm edilirken toplumun ikiye bölünmüş ve her geçen gün bu bölünmüşlük daha da derinleşerek, günümüze kadar gelmiştir.
Örneğin, o günlerde Demokrat Parti’nin borazanı olma rolünü üstlenen devlet radyosu her gün “Vatan Cephesi”ne katılanların adlarını veriyordu. “Kötüden örnek olamaz” denir ama zaman içerisinde iş başına gelen hükümetler bu halk deyişini pek dikkate almadı. Hal böyle olunca da gelişmeler bugünkü TRT’nin yayın politikalarını belirledi.
Zaman içerisinde cepheleşme devam etti ve 27 Mayıs İhtilali’nin gelişine zemin tutan “Vatan Cephesi” anlayışı 12 Eylül’e gelindiğinde “Milliyetçi Cephe” oldu. Tabii ihtilalin zinde güçleri de 1961 Anayasası’nın beraberinde getirdiği demokratik atmosferi soluyarak sol düşüncenin devrimci kitlelerini oluşturdular. Bir başka deyişle toplum “Devrimciler” ve “Ülkücüler” diye bir kez daha bölündü.
Bilmem farkında mısınız? Günümüzde çok sık kullanılan “Ötekileştirme” sözü o günlerden süzülerek geldi ve başımıza dert oldu. Hâlbuki ne güzel söylemişti Nazım Hikmet:
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine…
Ama olmadı. Beceremedik işte…
Neden? Nedeni çok ama ben “Balık baştan kokar” deyişini temele alarak; liderlerin küslüğüne dikkat çekmek istiyorum. Çünkü bu küsme işi bizim siyasi geleneğimizde şifa olmaz bir hastalık.
Bilmem biliyor musunuz? Rahmetli İsmet Paşa ile Adnan Menderes 1950–60 yıları arasında sadece iki defa görüştüler. Bunlarda biri özel bir sohbet ortamında gerçekleşirken, diğeri de Menderes’in 1958 de Londra’da yakınlarında geçirdiği uçak kazası sonrası yapılan “geçmiş olsun” ziyaretidir.
Kim haklı kim haksız tartışılır. Ama liderleri yan yana gelmeyenlerin kahvelerini, mahallelerini dolaysıyla yollarını ayırması doğal değil mi?
27 Mayıs İhtilali olduğunda ortaokul öğrencisiydim. Bu yazıyı kaleme alırken geçmişe kısa bir yolculuk yaptım. İşte aklımda kalan olaylardan bazıları.
Önce manşete çıkanlar.
• Yurt gezisine çıkan İsmet İnönü’ye, Balıkesir valisi “can güvenliğin yok” gerekçesiyle şehre girmesine izin vermedi. Yıl 08 Ekim 1952
• Kurtuluş Savaşı’nın Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa 01 Mayıs 1959’da Uşak’ta taşlandı. Başındaki kanlı bandajı, bütün canlılığı ile hala gözümün önündedir.
• CHP lideri İsmet İnönü, Kayseri’ye sokulmadı. Paşa 2 Nisan 1959’da Kayseri’ye giderken treni Himmetdede İstasyonu’nda durduruldu.
• Osman Bölükbaşı’nın önünü kesmek için memleketi Kırşehir il statüsünden çıkarılarak ilçe yapıldı.
Bu türden tespitler uzar gider. Peki, neden derseniz? Nedenler çok ama çokların başında “demokrasi kültürünün eksikliği” gelir, diyelim ve ihtilalden hemen sonra “Mekece İstasyonu”nun arkasında yaşanan bir olayla yazımızı noktalayalım.
Devrim şehidi olarak isimlendirilen Teğmen Ali İhsan Kalmaz’ın cenaze töreni için İstanbul’dan Ankara’ya gidenleri taşıyan tren çocukluğumun geçtiği “Mekece İstasyonu”nda durdu. Önde gelen CHP’liler hazırlık yapmış, trenden inen üniversite öğrencileri kurulan kürsüden şiirler okuyup konuşmalar yapıyordu. Köyün fanatiklerinden Sivri amca, (Mehmet Sivri) üniforması üzerinde bir yüzbaşıyı omuzlarına almış, “ordu millet el ele” diye slogan atan kalabalığın içinde dolaştırıyordu.
Bu arda yanımda duran ve Menderes’in kaza sonrası istasyondan geçişi sırasında kurban kesen babam da şöyle diyordu:
“Allah Allah ordu sivri amcanın sırtında ama öğrenciler el ele zannediyor. Bu işte bir terslik var ya Allah sonumuzu hayır eylesin…”
Eyledi mi eylemedi mi hadi ona da siz karar verin.