“VERGİ Mİ”?

Hüseyin Sarı

     — GÖTÜRENE MAŞALLAH GÖTÜREMEYENE İNŞALLAH —
     DBT Milletvekili Bengi Yıldız; … Özerk yerler Ankara’ya vergi vermesin ama devletten yardım almayı sürdürsün… Dedi ya bizde bu haftaki yazımızın konusunu vergiye ayırdık. Hoş bu Kürtçülerin vergi olarak ödedikleri bir şey de yok. Bunların üretelim, artı değer yaratalım ve de paylaşalım diye bir dertleri yok. Amiyane deyişle, üretime selam asalaklığa devam… Veya başka bir deyişle “Bir dönüm bostan yan gelip yat Osman.” Ohh. Ne ala memleket. Böylesini bulalım da bizde postu serelim hemen.
      Meclis Başkanı’nın deyimle “organları yer değiştirmiş” bu kişiler “kendin pişir kendin ye” misali akıllarına estiklerini söylemede bir sakınca görmeseler de bilsinler ki Kürt tandanslı vatandaşlarımızı huzursuz ediyorlar. Ben biliyorum ki Kürtlerin %75’i bunlar gibi düşünmüyor.
     Neyse biz iflah etmez bu azınlığın “klinik vaka” olduklarının altını bir daha çizelim ve asıl konumuza dönelim.
     Vergi vermek, her ne kadar kazancı kutsallaştırsa da asıl kutsallık, harcanan verginin hesabının son kuruşuna kadar halka sağlıklı verilmesindedir. Bu anlayış yönetimi, hem adil hem de güvenilir kılar. Bu işin batı toplumlarındaki ilk uygulaması İngiltere’de Vasallar ile Kral Yurtsuz John arasında olmuştur. Vasallar yapılan sözleşmeye şöyle bir madde koydurdular:
     “Vergimizi verelim ama nereye harcandığını bilelim”.
     Aslında bu zihniyet bize yabancı değildir. Karahanlı devlet felsefesini "Kutad-gu Bilig" de tespit eden Yusuf Has Hacip, halkı konuştururken der ki; "Ey hükümdar sana vergimi veririm ama sende gümüşün değerini düşürmeyeceksin." Yani beni, enflasyon canavarına ezdirmeyeceksin.
     Osmanlı sıkı bir vergi devletidir ve saldığı vergisini de son kuruşuna kadar alır. Alamadığı zamanlarda da alabildiklerinin üzerine yeni vergiler koyar. Bunların bazen öylesine dozu kaçar ki, defterdarı bile isyan ettirir. Bunlardan biri der ki;
     "Binayı sıvamak için temelden toprak alınmaz."
     Halkın ekonomisi çökerse, devlet de biter. Tıpkı Osmanlıda yaşandığı gibi... Sonuçta hem Osmanlı Devleti, hem halkı hem de kendini bitirmiştir.
     Cumhuriyet’i kuranların, bütçenin 1/5’ni oluşturan "Aşar Vergisi”ni köylünün sırtından bir çırpıda kaldırıvermelerinin özünde, temelleri sağlamlaştırma politikası yatar.
     Ancak son yıllarda tekrar duvar sıvama eylemlerine hız verdik. Temelden toprak alıp durmaksızın duvar sıvıyoruz. Bilmem farkında mısınız? Son yıllarda vergi konusunda ipin ucu yine kaçtı ve KDV, ÖTV derken, vergiden de vergi almaya başladık.
     Hem de “Vereni mahvederek vermeyeni de af ederek.”
     Geleceğimiz açısından asıl tehlike burada yatıyor. Yapılacak iş “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, vergi alan bir devlet ile vergi veren vatandaş ilişkisi üzerine yeniden inşa etmektir. Bilelim ve de unutmayalım ki Türkiye’de elli milyon seçmen var vergi mükellefinin sayısı beş milyonu bile bulmuyor...
     Bunun rakamsal dağılımı da şöyledir:
     Gelir vergisi açısından 1 milyon 695 bin 448...
     Kurumlar vergisi açısından 559 bin 914... Ve diğerleri de 1 milyon 884 bin 207 olmak üzere toplam 4 milyon 103 bin 569 vergi mükellefi var.
     Buradan “vatandaş, birey” kavramı çıkmaz.
     Peki, ne çıkar? Ya!.. “Kör tuttuğunu, topal yakaladığını hallettiği” Ya da “Malı götürene maşallah götüremeyene inşallah” diyen bir toplum çıkar.