“MUHTEŞEM YÜZYIL”

Hüseyin Sarı

       Show TV’de “Muhteşem Yüzyıl” adıyla, bir dizi başladı. Başlamasıyla birlikte tartışmalarda ayyuka çıktı. Ama gelin görün ki tartışmalar döndü dolaştı “harem” ve “içki” noktasına gelip düğümlendi. Hâlbuki Süleyman’ı “Kanuni” ve de “Muhteşem” yapan bunlar değildi.
       Yok, efendim -aynı zamanda halife de olan padişah- içki içermiymiş? Veya koskoca cihan padişahının “harem”i olurmuymuş?
       Hemen söyleyelim; Klasik Osmanlı Dönemi’nde harem de vardı içki içen padişahta… Tabii sonrasında da…
       Tarihimizde -özellikle İslam coğrafyasına girdikten sonra- bazen haftanın bir günü, bazen daha sık işret sofrasını kuran hükümdarlar hep olmuştur. İşin ilginç yanı, içmeyenler de içenlere karşı genelde hoşgörülü davranmışlardır. Örnek mi? İşte size örnek:
       İznik'in fethinde kendine ayrılan bölgeyi, kılıç erbabı dervişleriyle birlikte fetheden Geyikli Baba'ya, ağzına hiç içki koymayan Orhan Bey, yüz yük arak/rakı ile yüz yükte şarap hediye etmiştir. Hediyeyi alan Geyikli Baba, Ahmet Yesevi düşüncesinin sevecen yüzlerinden biri ve de alevi meşrepti.
       Hareme gelince; harem hanedanın veya daha doğru bir deyişle devletin devamlılığında ana sigorta konumundadır. Şimdi diyeceksiniz ki “o da ne demek?” O şu demek:
       Devletin devamlılığı ile padişahın erkek evlat sahibi olması arasında yakın bir ilişki vardır. Zira o yılların siyaset anlayışında; eğer hanedanın erkek çocuk bağlamında soyu biterse devletin ömrü de sona erer, ilkesi egemendi. İşte bu korku hareme özel bir önem ve de yüklemiştir. Sçzgelişi I. Ahmet’in “Bundan böyle ailenin en yaşlısı hükümdar olsun” uygulamasından sonra harem daha da hareketlenmiş ve cariye sayısı da yüksek değerlere ulaşmıştır.
       Haremin Osmanlı tarihi içersinde padişaha eş veya odalık sunmanın ötesinde bir başka misyonu daha vardır ki o da en az birincisi kadar önemlidir.
       Peki, o nedir derseniz? Onu da hemen söyleyelim;
       Harem, Osmanlıda devşirmelerin, kadın ayağına eğitim veren bir okuldur. Osmanlı devlet geleneğinin temel özelliklerinden biri, bekli de en başta geleni şudur:
       Devlet kapısından hizmet amaçlı girenler -amiyane bir deyişle- çıplak girer, azledildiklerinde de yine kapıdan çıplak çıkardı. Bunların içine başarılı olanlardan bazıları, hanedan kızlarıyla, bazıları da haremde eğitilen cariyelerden biriyle evlendirilirdi. Bundan amaç; özellikle taşraya gidenlerin yerli beylerin kızlarıyla evlenmelerini engellemekti.
       Şimdi gelelim dizinin genel esperisine; ben mesleğe başladığım günden itibaren toplumda tarih bilincinin uyandırılması için değişik enstrümanların devreye sokulmasının önemini defalarca yazmış ve söylemişimdir. Şimdi tekrar söylüyorum ki her devlet adamı ile ilgili diziler yapılsın, filimler çekilsin. Hatta bunlardan bazılarının çizgi filmleri yapılsın. Ancak bu çalışmaların danışmanları, yeter ki sahasının önde gelen alan uzmanları olsun
       Çünkü alan uzmanlarının danışmanlığında, yapılan çalışmaların sonuçlarından korkmamalı ve de tarihimize kız kardeşimizin namusu mantığıyla bakmamalıyız.
       Bilelim ki tarihi oluşumların mimarları insandır ve de her insanın beşeri zaafları vardır. Velev ki bunlar padişah bile olsalar...
       Şimdi gelelim akıllarını harem ve içki ile bozanlara. Zannederim onların isyanı eksik ve bir o kadarda yanlış bilgiden kaynaklanıyor, diyelim ve onlar için de bir yeniçeri fıkrası anlatarak yazımızı noktalayalım.
       Yeniçeri ağalarından biri çilingir sofrasında demlenirken Hıristiyanların vakti zamanında İsa peygamberi çarmıha nasıl gerdiklerinin hikâyesini dinlemiş. Tabii çok sinirlenirmiş ve sokağa çıktığında da rastladığı ilk Hıristiyan’ı başlamış dövmeye. Eli yüzü kan revan içinde kalan Vaisili soluğu Kadı’da almış ve kendisini döven yeniçeriden şikâyetçi olmuş.
       Kadı emir vermiş ve zaptiyeler yeniçeriyi bulup Kadı’nın huzuruna getirmişler.
Kadı sormuş:
       Bu adamı niye dövdün bre densiz?
       “Bunlar İsa peygamberi çarmıha germişler Kadı hazretleri.”
       Kadı sinirlenmiş ve “Bre zındık… o binbeşyüz yıl önce olmuş.”
       Yeniçeri biraz düşünmüş ve “… Ama ben şimdi duydum efendi hazretleri” diyerek, boynunu bükmüş.