“AMAN PAŞA HAZRETLERİ İDARE-İ MASLAHAT!..”

Hüseyin Sarı

     Osmanlının özellikle de son yüz yılı imparatorluk topraklarını bol kepçeden dağıttığı yıllardır. Bu dağıtımdan aslan payını alanlar da tabii batının sömürgeci devletleri yani İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’dır.
     

      İngiltere bu yağma treninin lokomotifi, İtalya’da son vagonudur. Ona da bugün adına Libya dediğimiz istasyondan binmiştir.
     

     Libya’daki cepheler; başta M. Kemal olmak üzere daha sonra ülkenin kaderi üzerinde sorumluluk alacak birçok ünlü için özellikle de gerilla savaşları bağlamında ilginç bir laboratuar olmuştur. Gazi der ki …Ben Sofya’da Batı’nın medeni, Derne, Bingazi ve Trablusgarp’ta da vahşi yüzünü tanıdım… Ne var ki bu tanıma ona pahalıya mal olacak ve sağ gözünde kalıcı hasarlar bırakacaktır.

     Ödemişli Dr. Mustafa Şevket Bengisu’nun torunu Sedef Tunçağ dedesinin anılarını yazdığı kitabında bu olayı şöyle anlatır: … İtalyan uçaklarının bombardımanı sırasında harabelerden kopan kireç taşı parçası M. Kemal’in yaralanmasına neden olmuştu. Ocak 1912’deki bu baskından sonra (Kasr-ı Harun Baskını) Mustafa Kemal, Derne’de Kızılay Hastanesi’ne yatırıldı. Gözü kanlıydı. Ateşi vardı. İlk müdahaleyi oradaki Sıhhiye Reisi İbrahim Tali (Öngören) yaptı. Selanik’e dönmesi tavsiyesini dinlemedi. Bir ay kadar hastanede yattı. Derne Komutanlığı’na atanınca iyileşmeden kalkıp savaşa katıldı, ancak hastalığı tekrarladı. 15 gün yataktan kalkamadı. Gözlerini açamayacak haldeydi. Yaralı gözü görmüyordu. “Zamanla açılır“ diyen doktorlara inanmıyordu.

     24 Ekim 1912 günü Derne’den ayrıldı. Mısır ve Romanya üzerinden İstanbul’a döndü. Kasımda Viyana’ya gidip tanınmış bir göz hekimine muayene oldu. Gözündeki hafif şehlalık Trablusgarp harbinden kalmadır…

     Libya macerasını yaşayan ve de yüreği vatan için çarpan her askerin mutlaka anlatacak bir kahramanlık öyküsü vardır, diyelim ve konumuzun bu bölümünü bir anekdotla noktalayalım.

     Mustafa Kemal Derne ve Tobruk’da, Libya’ya sarkan İtalyanlar ve onların ayarttığı Arap milislere karşı Osmanlı toprağını kurtarma peşindedir..

     Silah ve iaşe sıkıntısı hat safhadadır. Bab-ı Ali’ye (Dönemin Başbakanlık Makamı) yazı üstüne yazı yazar. Silah, araç gereç, iaşe takviyesi ister. Devlet batmış, para yok. Bab-ı Ali sadece tavsiye mektubu gönderir cepheye.

     “-Aman Paşa hazretleri idare-i maslahat!..” 
     Yani, “Olsa can feda ama kuruş yok.. Sen durumu idare et!..”
     İdare edecek Paşa ama, Mehmetçik kırılıyor!.. Can da gidiyor toprak da!.. İstanbul, ”idare-i maslahatla” Libya’nın kalacağını sanıyor..
     Mustafa Kemal yazıyor istiyor, cevap hep aynı, “İdare-i maslahat!..”  
     Bir gün sabah, Harp Nazırı İstanbul’daki sadaret makamında tam kahvesini höpürdetmeye hazırlanırken Karşısında Libya Kumandanı Mustafa Kemal.
     “-Hayrola Paşa hazretleri!..” diyor. ”Siz burada?... Neden geldiniz, n’ooldu!!?”
     “-Valla Nazır hazretleri, ‘idareyi’ İtalyan’lara bıraktık. Ben de ‘maslahatı’ aldım geldim!..”
     Evet, dün dündü diyelim ve gelelim bu güne. Libya, bir kere daha enerji tüccarlarının talanına uğramak üzere.
Peki, biz ne yapıyoruz?
     Bu bağlamda hükümet önce iyi şeyler yaptı ve de başbakan doğru sözler söyledi. Yaptığımız doğru iş; orada çalışan emekçilerimizi sağ salim getirmek oldu. Başbakanın söylemlerine gelince:
     “Libya halkına silah doğrultmayacak”
     “NATO’nun müdahalesi mi? Ne alaka?
     “Ne kadar kan akacak ve daha ne kadar insan ölecek?”
     Sonuç; hükümet “ölümü görünce sıtmaya razı” oldu ve talandan aslan payını alacak olanların dümen suyuna girdi…
     Şimdi “iyi oldu” diyenlerde var, “kötü oldu” diyenlerde… Bu son derece doğal ve Cenap Şahabettin’in dediği gibi “Müsademe-i efkârdan barka-i hakikat doğacak” ve o hakikat konusunda da kararı günü gelince elbette tarih verecektir. Ama yine de ben derim ve dilerim ki AKP Hükümet’i ile ilgili tarihin vereceği hüküm cümlesi; ”Hükümet idare-i maslahat yaptı” olmaz.