“ BEDELİ ÇANAKKALE‘DE ALTIN OLARAK TESVİYE OLUNACAKTIR.”

Hüseyin Sarı

     Tarihimiz nice zaferler ile doludur. Tabii bir o kadar da hezimetler vardır. Fakat biz sadece zaferleri konuşur ve sadece onlar için anma günleri düzenleriz. Hatta onlardan da çoğunu görmezden geliriz. Örneğin I. Dünya Savaşı içersinde kazanılan Çanakkale Savaşları’nı hiç ihmal etmeyiz ama Basra Körfezi yakınlarında Ket’ül Amare’de Ali İhsan Paşa’nın komutasındaki ordumuzun General Tawsand’ın komuta ettiği İngiliz ordusunu perişan ettiği zaferi hatırlamayız bile…
    

     Bilindiği üzere Ali İhsan Paşa’ya ordusu ile birlikte esir düşen Tawsand uzun süre Büyükada’da konuk edilecek ve adı geçen bu General I. Dünya Savaşı’nı sonlandıracak görüşmelerde Osmanlılar adına arabuluculuk yapacaktır.
    

     Tarihi konuşurken eksik bıraktığımız işlerden biri de zafere giden yolda can vermiş kahramanlarımızı hak ettikleri yere koymadaki eksiğimizdir. O nedenle de biz bu hafta bu eksiğimizi giderelim ve Çanakkale Savaşları’na ince zekâsıyla destek vermiş şehitlerimizden Mehmet Muzaffer’in Destanını köşemizde konuk edelim istedik.
    

     Gazeteci Ziyad Ebuzziya, Galatasaray lisesinde okurken, askerlikten muaf tutulmalarına rağmen gönüllü olarak cepheye adlarını yazdıran öğrencilerin şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunmayan Mehmet Muzaffer’in Destanı’nı şöyle anlatır:

     Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. (Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüz elli bin zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi. Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ından Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalara kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesafesindeydi.” Çanakkale’deki birliklerinin büyük bir kısmını Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer, birliğinin alay karargâhında görevliydi. Alay’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar (satın almalar) için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargâh, gerekli malzemenin temin ve mubayaasına onu memur etti. İcap eden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
 

     O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı, uğraştı ve nihayet Karaköy’ de bir Yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti, ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye (Genelkurmay) gitti. Elindeki tezkereyi tediye (ödeme) merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam Yarbay’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazır ol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, ”Ne alınacak?” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı:
    

     “ Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!..
    

     Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı vardı. Elindeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı...
    

     Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.
    

     Doğru tüccar Yahudi’nin yanına gitti:
    

     “Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam. Gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...”
    

     Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.
    

     “Altın para vermiyorlar kâğıt para verecekler”
    

     Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalak aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (yüz liralık kâğıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.
    

     Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.
    

     Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kâğıdın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu:
    

     “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” 
     

      Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:
    

     “Bedeli Çanakkale‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”
    

     Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.
Sahte paraya gelince...
    

     Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip İstanbul Polis Okulu’ndaki emniyet müzesine hediye etti. Ve bu emsalsiz parça müzenin şeref mevkiinde muhafaza olundu…
    

     Öykümüzün vatansever kahramanı Mehmet Muzaffer Çanakkale Savaşı’ndan sonra teğmenliğe yükselmiş, 1917 yılında Gazze’de şehit düşmüştür. Çanakkale Savaşı’na destansı bir ruh katan nice askerden biri olan şehit teğmenin şahsında diğer şehitlerimizi de hikaye vesilesiyle saygıyla ve rahmetle anıyoruz .