Zirvedeki soğuk rüzgârlar vatandaşı hasta eder

Hamza Canbaş

Bugünlerde yüreğim pır pır atıyor. Abartmıyorum, içimde bir hafiften bir korku yaşıyorum. Huzursuzum vesselam. Tıpkı, aile içersinde anne ile baba kavga edince, evin küçük çocuğu ne hissediyorsa aynen o hisseleri yaşıyorum.
Ülkeyi yönetenlerin birbirleri ile uyumsuzluğundan oldum olası rahatsızlık duymuşumdur. Misal, zamanında, Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki gerginliğin bende oluşturduğu psikolojik sarsıntıyı atlatmam uzun süre almıştı. Sayın Süleyman Demirel başbakan olduktan sonra, Cumhurbaşkanı Sayın Turgut Özal ile bir türlü anlaşamamıştı. Sebebi de, siyaseten ben onun büyüğüyüm tavrından kaynaklanıyordu. Sayın Demirel bir türlü rahmetliyi hazmedemedi. Ama aralarındaki soğukluğu ben hissederdim. Şimdilerde de Sayın Başbakan R.Tayyip Erdoğan ile Genel Kurmay Başkanı Sayın Org. İlker Başbuğ arasındaki soğukluktan rahatsızlık duyuyorum.
Konuyu fazla dağıtmadan, ilimizde yaşananların bendeki sıkıntısına geleyim. Bugünlerde de gerçekten acayip bir gerginlik var üzerimde. Bunun sebebi de, ilimizi yöneten atanmış ile seçilmiş arasındaki gerginlik. Yani Belediye Başkanı Sayın Aladdin Yılmaz ile Sayın Vali H.İbrahim Akpınar arasındaki gazetelere yansıyan ve birbirlerini suçlayan beyanatlarından ciddi anlamda keyifsizim. Yani her iki idarecinin, idare ettiği kişilerin keyfini kaçırması, huzursuz etmesi ne kadar doğrudur. Her ikisinin de buna hakkı olmadığını düşünüyorum. Neyi paylaşamadıklarını da bir türlü anlamıyorum. Sorun Kızılay Parkımıdır, yoksa başka bir şey midir onu da bilmiyorum. Ama gazetelere birbirlerinin hakkında açıklamalar yapmasını her ikisine de yakıştıramıyorum. Mademki ortada bir sorun var, o zaman toplayın bütün gazetecileri, yazarları hepimizin önünde konuşun. Kucağınızdaki taşları bizim yanımızda ortaya dökün. Yakışıyor mu size Ne hakkınız var beni korkutmaya. Yani zirvedeki soğuk rüzgarlar yüzünden vatandaş nezle oldu haberiniz var mı

Bolu müftüsünü uyarıyorum

Aslında beni rahatsız etmese de, hafiften bende bir takıntı var. Zaman zaman bu takıntıyı bastırmaya gayret ediyorum. Girdiğim bir ortamda hemen eşyalara bakıyorum yerli yerinde duruyorlar mı falan diye. Misal tablolar eğriyse çaktırmadan düzeltiyorum. Sehpanın üzerindeki dergileri gazeteleri falan sıraya koymaya çalışıyorum. Halının çizgileri düzgün mü Sehpanın motifleri birbirine uymuş mu falan gibi detaylar gözümün önüne geliverir. Ve ben bu dertten de kurtulduğumu sanıyordum. Ama tam olarak kurtulamamışım.
Aslında kötü bir şey gibi görünse de bazen faydası olmuyor değil. Misal, Kadı Camisinin kıblesinin yanlış olduğunu bu takıntım yüzünden fark ettim. Evet evet, Kadı Camisinde cemaat yanlış bir şekilde kıbleye duruyor. Hatta kendimden iyice emin olmak için mimar bir arkadaşı da götürüp gösterdim. Gülerek haklısın çok az bir farkla İmam ve Cemaat farklı yönlere kıbleye duruyorlar dedi. Yani o da bana hak verdi. İnanmayan gidip baksın. Ölçsün.
Bunun sebebi de caminin tabanına döşenen halının yanlış döşenmesinden kaynaklanıyor. Yani halı caminin kıblesine göre ayarlanmamış. Cemaat halının üzerindeki ayak koyma yerine göre kıbleye duruyor. Oysa imam mihraba geçince farklı yöne duruyor. Benden söylemesi, gerisi Bolu Müftülüğüne kalmış bir konu.